Toplumsal ve siyasi sorumluluklarımız
Türkiye’nin en çok üyeye sahip işçi konfederasyonu olan, ayrıca siyasal tarafsızlığı ile tanınan Türk-İş’in tespitine göre, “Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 35.759 TL’ye” ulaşmış.
3 Temmuz 2026 tarihli basında yer alan bir habere göre, Meclis’e sunulan ekonomi paketinde en düşük emekli aylığına yapılacak artışla ilgili düzenlemenin yasalaşması halinde en düşük emekli maaşı temmuz ayından itibaren 23.552 TL’ye yükselecekmiş. Yani 5 milyon civarında olduğu belirtilen en düşük memur aylığı, açlık sınırı olan 35.759 TL’den 12.207 TL daha az.
Antik çağlardan beri beslenme, giyinme ve barınma insan oğlunun en temel hakları olarak kabul edilmiştir. 21. yüzyılda bile hâlâ ülkemizde beş milyon insanın ve bakmakla yükümlü oldukları kimselerin açlık sınırının üçte bir altındaki bir maaşla yaşamaya mahkûm edilmesi hüzün vericidir; bunun İslâm’la asla bağdaşır yönü yoktur.
Kur’an’ın birçok ayetinde bildirdiğine göre Müslüman bir toplumda ekonomik bakımdan asıl olan, yoksul kesimlerin hayatlarından kaygı duymayacakları ve zamanın şartlarına göre rahat edebilecekleri kadar geçim imkânlarına kavuşturulmaları, onlara bu güvencenin sağlanmasıdır; bu, toplumsal bir sorumluluktur. Kur’an bu sorumluluğun yerine getirilmesine “infak” diyor. İnfak kelimesi “nafaka” ile aynı kökten olup, “birinin nafakasını/geçimini sağlamak” anlamına gelir. İnfak, eskiden muhtaçlara nakdî ve aynî destekler vererek yapılıyordu; zamanımızda ise bu hizmet, iş ve çalışma alanları açarak, bu amaçla yatırımlar yaparak yapılıyor. Böylece insanlar hem memur ve işçi olarak çalışıyor, onurlarıyla nafakalarını sağlıyor, ihtiyaçlarını gideriyor; hem herkes ülkenin gelişip kalkınmasına katkıda bulunmuş oluyor; hem de dolaylı olarak dinin itibarını da korumuş bulunuyorlar.
Kur’ân-ı Kerîm, “Onların (varlıklıların) mallarında muhtaç ve mahrum durumda olanların hakkı vardır” der (Zâriyât 51/19; Meâric 70/21); fakirlere bu haklarının incelik ve güzellikle ödenmesi gerektiğini bildirir (Bakara 2/263-264). İyi Müslümanların, yaptıkları hayırlı işleri severek ve isteyerek yaptıklarını bildirir (Bakara 2/177; Âl-i İmrân 3/92).
Kur’an’ın, genellikle Müslüman topluma yönelik olarak sıklıkla “infak ediniz” buyurduğunu, infak edenleri takdirle andığını görürüz. Bu ve benzer ifadeler, kuşkusuz ki, Müslüman toplumlara yoksulların durumunu iyileştirme sorumluluğu getirmekte, dolaylı toplumsal gelişmeyi de teşvik etmektedir. Genel İslâmî kabule göre bu görev, -geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi- farz-ı kifâye, yani yerine getirilmesi gereken toplumsal ödevdir. Günümüzün örgütlü toplumlarında ilgili ve sorumlu resmî ve sivil yapıların bu ödevi en azından yeterli şekilde ifa etmeleri, devleti yönetenler tarafından bunun şartlarının hazırlanması gerekir.
Devlet kurumları ve yöneticiler, sivil toplum veya başka kurumlar ya da kişiler bu toplumsal ödevi ihtiyaç ölçüsünde yerine getirmezlerse, gerektiğinde yasal bakımdan sorumlu tutulup cezalandırılmaları lâzım gelir. İyi işleyen demokrasilerde bu cezalandırmanın muhtelif şekilleri vardır. Dinî ve vicdani bakımdan da toplumda gücü yettiği halde bu sorumluluğu yerine getirmeyen bütün bireyler, tıpkı bir ‘farz-ı ayn’ı yerine getirmemiş gibi kul hakkını irtikâp etmiş sayılır, günahkâr olurlar. Dünyevi yönden ise böyle toplumların –Kur’an’ın “sünnetullah” dediği ilâhî yasa gereğince- sosyal ve ekonomik geri kalmışlığın sonuçlarıyla cezalandırıldıklarını tecrübeler göstermektedir.
Son olarak şunu da eklemem gerekir ki, teori yukarıda arz ettiğim gibi olmakla beraber, İslâm’ın ikinci yüzyılından itibaren oluşmaya başlayan geleneksel İslâm ilimlerinde yoksulların himaye edilmesi –zekât dışında- zorunlu bir görev olarak düşünülmemiştir; zekât da yoksullukla mücadelenin önemli bir unsuru olarak değil, daha çok teolojik yönüyle işlenmiştir. Ayrıca canlı-cansız tabiatın yararına olan sorumluluklara da hiçbir ilimde yer verilmemiştir. Bu nedenle Müslüman toplumlarda bu gibi konular ahlâk ve din dışı görülmüş ve sahiplenilmemiştir. Halbuki Müslüman bir toplumda bu tür insanî, toplumsal, çevresel ödevlerin yerine getirilmemesi halinde o toplumda buna gücü yeten herkesin Allah katında sorumlu olacağına ilişkin çok sayıda ilham verici ayet ve hadisler vardır.
