Yazmak… Alınyazısı…

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Ungaretti’ kitabındaydı, evet. Kitapta, ünlü İtalyan Hermetik şair Guiseppe Ungaretti’nin beni hayrete düşüren bir fotoğrafı vardı. Fotoğrafta, Ungaretti çok yaşlı ve kamburu çıkmış bir haldeydi. Ama yine de, dört bir yanı kitaplarla kaplı bir odanın ortasında bulunan bir masanın başında ayakta duruyor, kâğıtlara bir şeyler yazıyordu. O kadar yaşlı olmasına karşın hâlâ yazıyordu. Bu fotoğrafı benim için olağanüstü büyüleyici kılan şey, o yaşta ve kamburu çıkmış olmasına karşın Ungaretti’nin sanki yazılması ondan istenen bir şeyleri yazıyor gibi yazıyor olmasıydı. Sanki Ungaretti kendi varlığının dışından gelen ‘söz’ün aracısıydı ve bu ‘söz’ yaş ya da daha başka bir şey dinlemiyordu. Ungaretti aracılığıyla bir gerçeklik ve ruh hali kendisini dışa vuruyordu ve söyleyeceklerinin sonu henüz gelmemişti. Ungaretti, kendi dışında bir şeye tutulmuştu sanki.

Dünyanın en iyi hikâyecilerinden biri olan Sait Faik Abasıyanık da bir hikâyesinde “Yazmasam delirecektim,” der. Sait Faik’in bu sözü de esin yoluyla gelen sözcüklerin kendilerini dışa vurmak için seçtikleri kişilere (burada şairlere, yazarlara) yazmaktan başka hiçbir seçenek bırakmadığını gösteriyor. Ungaretti’nin de kendisi yazmıyordu, o bir güç tarafından yazdırılıyordu. Tıpkı Sait Faik’e de hikâyelerin kendilerini yazdırması gibi.

Bazı yazarlar/şairler esin yoluyla, sadece esin yoluyla olmasa bile, esas olarak esin yoluyla yazarlar. Yazmak bu yazarlar için bir alınyazısıdır. Onsuz yapamayacakları bir şeydir. Yazarlarken kendi alınyazılarını da yazarlar. Bu tür yazarlık, yani esine dayalı yazarlık, günümüzde ‘demode’ bir yazarlık biçimi haline gelmiştir. Günümüzde daha çok ‘hazır formüller’e dayalı, ‘konu’ya dayalı yazarlık revaçtadır. Yazarların kâhin yönleri çok arka planda kalmıştır. Halbuki Ungaretti, Sait Faik, Avusturyalı şair Georg Trakl, Perulu şair Cesar Vallejo, Paul Celan gibi ‘demode’ yazarların/şairlerin yazarlıkları bilinçli bir seçimin yanında, hatta ondan daha çok, kendiliğinden, doğuştan gelen bir ‘hal’in sonucudur. Onların yazarlıkları, gerçekliğin bu yazarlar aracılığıyla konuşmasıdır. Sanki onlar birer karbon kâğıdırlardır da gerçeklik onların varlığından geçerek kendisini görünür kılar.

Daha önce de dediğim gibi bu epey gerilerde kalmış bir yazarlık hali gibi görünüyor.

Günümüzde ise durum çok farklı. Artık yazar bir kâhin, yazarlık da sezgiye dayalı, gerçekliği önceden görme, ona aracı olma hali değil; yazar profesyonel bir yazıcı, yazarlık da belirli kurallara uyulması gereken profesyonel bir meslektir. Daha çok dünyamızda, ama son zamanlarda ülkemizde de yazarlık kursları açılmaktadır. Buralarda sanırım yazar olmanın ‘püf noktaları’ öğretiliyor. Daha çok kompozisyon yazma sanatı gibi bir şey. Buralarda, yine sanırım, kurgu, üslup dersleri de veriliyordur. Ki bunlar daha önceleri, ‘demode’ yazarlıkta yazarın kendi varlığının süzgecinden geçirerek elde ettiği melekelerdi.

Yıllar önce, bu konuyu yazmayı düşünürken, ne tesadüftür ki, ‘Satış Garantili 60 Kitap Konusu’ adlı bir kitap piyasaya çıkmıştı. Kitap hiç kuşkusuz yazarlığın değişim sürecine ilişkin çarpıcı ipuçları veriyordu. Daha önce de dediğimiz gibi artık kitaplar, üslup ya da atmosferden çok ‘konu’ya dayalı yazılıyor. Ortalama beğenisi olan kitap okurları kitlesine uygun belirli konular seçiliyor. Bunlar tıpkı yemeklerde kullanılan ‘hazır çeşni’ler ya da ‘hazır çorba’lar gibi. Gündemde yer alan ‘aktüel’ konular, içlerine çokça aşk, biraz aldatma, geçmiş nostaljisi vs. katılarak çoğu zaman roman ‘format’ında yazılıyor. Bu formatta yazılan romanlar çok satanlar listelerine giriyor, zira hiçbiri ‘demode’ yazarlık hali gibi çığır açıcı, insan geleceğini önceden ele alan bir ruh halinin yansımasını taşıyan kitaplara benzemiyor. Okurları zorlamıyor, üslup kaygıları yok, belirli bir üslup kaygısından yoksun oldukları için de çok rahat okunuyorlar. Tüketiliyorlar. Bu tür yazarlık daha çok okurların ‘zevk alma gereksinimlerini karşılayabilme’ kaygısını güden bir yazarlık. Dediğim gibi çok kolayca tüketiliyorlar ve popüler oldukları dönem gelip geçince bir köşeye paçavra gibi atılıyorlar. Bu tür ‘profesyonel yazıcılık’ta yazıcı (hadi yazar diyelim) belirli bir kitleyi eğlendiren bir figür rolüne giriyor. Bu tür yazarlık, ilk başta değindiğim yazarlar gibi, gerçekliğin gizli kalmış yönlerini açığa çıkarma gibi ‘ulvi’ bir amacın peşinde değiller. Daha çok konuları kitaplaştırıyor, konulardan yola çıkıyorlar.

Ben, kendi adıma, kurguyu ön plana alarak, profesyonel bir mesleğin icra edilmesi halini alan bu yazarlık türünden hazzetmiyorum. Hâlâ daha yazarlarda esine dayalı bir yan arıyorum. Üsluplarının, aracısı olmaya çalıştıkları gerçekliğin derinliğine uygun olarak, zorlayıcı ve ‘üretici’ olmasını bekliyorum. Charles Baudelaire, Arthur Rimbaud, Robert Musil vs. gibi isimlerin edebiyat tarihinde çığır açan deneyci yanlarına gıpta ediyorum. Onlardaki ‘yazılmazsa olmaz’ tavrına hayranlık duyuyorum. Yazınsal bir sürü sıkıntıyı aşma çabasını içermeyen yapıtlara yapıt gözüyle bakamıyorum.

Günümüz yazarları arasında gerçekliğin labirentlerinde cesurca ve kendilerini esirgemeden dolaşan yazarlar da yok değil. Örneğin bizim edebiyatımızdan bir Adalet Ağaoğlu gerek ele aldığı konular gerekse bu konuları ele alış biçimi ve yeni üslup arayışları bakımından soy yazarlara iyi bir örnek oluşturuyor. Evet, evet, ben sözünü ettiğim bu tür yazarlara ‘soy yazarlar’, diğerlerine ‘soysuz yazarlar’ diyorum. Soy yazarlar, çünkü edebiyatın kendine özgü gelişim çizgisi içinde, tıkanılan yerlerde sigortaları attırıp yeni biçimler buluyorlar. Soysuz yazarlar, çünkü ne edebi geleneği ne de edebiyatın asgari değerlerini göz önünde bulunduruyorlar.

Şimdi, bu postmodern zamanlarda yazarlık iki yol arasında bocalıyor. Biri, yazarın bir kâhin, bir bilici olduğu, gerçekliğin kendisini dışa vurma aracı olduğu yazarlık hali; bir diğeri, konuya dayalı, belirli bir formatta kitap yazmaya dayalı profesyonel bir uğraş olarak yazarlık. Bu postmodern zamanlarda ikinci yazarlık türünün ön plana çıktığını görmezlikten gelmek imkânsız. Ama şunu da görmezlikten gelmek mümkün değil: Bu tür yazarlık gelip geçici bir şey. Kalıcı olan, belli bir ruh halinin yansıtılması olan yazarlık.

Ben sözünü ettiğim yazarlık türlerinden, yazarlığı bir alınyazısı olarak yaşayan, yazarken alınyazılarını da yazan yazarları seviyorum. Onlara saygı duyuyorum. Çünkü onlar bana dokunuyor. Ta içime dokunuyor.

YORUMLAR (10)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
10 Yorum