NATO Ankara’ya gelirken
NATO gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin temel taşıyıcılarından biri olan kurumların değişen koşullarla kendisine yeni rol araması kaçınılmaz. Dünyanın en önemli ve güçlü kolektif savunma örgütü de uzun zamandır kendini yenileme ve tekrar tanımlama çabasında. Haftaya Salı ve Çarşamba günleri Ankara’da düzenlenecek zirveyi tarihi olarak tanımlamadan önce eski “tarihi” zirveleri hatırlamakta fayda var.
1990’da Londra zirvesi Soğuk Savaş sonrasındaki dönüşümün ve NATO’nun ilk büyük değişiminin tartışıldığı zirve idi. 1997’de NATO’nun ilk genişleme kararı alındı ve Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ittifaka dahil oldu. Yeni NATO’dan bahsetmenin ilk eşiğinin geçildiği zirveydi. Şüphesiz 1999’da Washington’da üstelik ittifakın en önemli kurucu ülkesinin başkenti Washington’daki “50. Yıl Zirvesi”, “alan dışı” operasyonların NATO doktrininin parçası haline geldiği kritik bir toplantıydı. 2022’de Madrid’de Rusya “en önemli ve doğrudan tehdit” olarak tanımlandı. Dolayısıyla tarihi zirve sıkıntısı yok NATO’nun.
Bununla birlikte Ankara’da gerçekleşecek toplantının önemli bir zamanda gerçekleştiği de bir vakıa. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın NATO 3.0 olarak tanımladığı büyük güç rekabetine uyum sağlamayı hedefleyen yeni dönemin başlangıcı olarak bu toplantının taşıdığı önemi teslim etmek gerek. NATO en büyük güç olan ABD’nin kendisini geri çektiği, Avrupa ülkelerinin ucuz savunma şemsiyesinden mahrum kaldıklarını nihayet anladıkları ve külfet paylaşımının daha adil olması gerektiğinin kabul edildiği bir “yeniden tanımlama” kavşağında. Avrupa’nın yeniden silahlanmasının modalitelerinin, Rusya ve Çin eksenli yeni güvenlik mimarisinin tanımlanması gerekiyor. Mesele Washington’un önceliklendirmesindeki büyük ölçüde haklı ve anlaşılabilir değişimin ötesinde Avrupa’nın dar kalıplarını, kendi üretip kendisinin tapındığı bürokratik aklını, esiri olduğu siyasi ve toplumsal konfor alanlarını aşabilme sorunu.
İttifak derin bir kimlik, misyon, kapasite ve külfet paylaşımı krizinden geçiyor. Kriz o kadar derin ki Ankara zirvesinin en önemli başarısı Fidan’ın tabiri ile “zirvenin düzenlenebiliyor” olmasına indirgenmiş durumda. Açıkçası bunu çok hafife almamak gerek. Transatlantik ittifakın en önemli unsuru ABD’nin zirveye geliyor olmasını büyük başarı olarak tarif etmek ileri olabilir. Ama gelmeseydi bu hem NATO hem Türkiye açısından açık bir eksiklik ve başarısızlık olurdu. Asıl meselelerin konuşulacağı muhatabın olmadığı bir toplantı “oturup sohbet edelim”in ötesine geçmezdi. Gelen liderler birçok platformda zaten sürekli temas halinde.
Trump’ın öngörülemez ve tahrip edici diplomasisi Ankara’ya iki alan açıyor. Birincisi Erdoğan’ın Trump’la olan kişisel ilişkisi Trump’ın dediği gibi Ankara’yı hem ikili ilişkilerde hem de çok taraflı platformlarda daha anlamlı hale getiriyor. Yapılacak zirve de bunun örneklerinden. İkincisi ise NATO’nun gevşeyen yapısında güvenlik sağlamak için ittifak dışı arayışlara giren ülkeler nezdinde Türkiye’nin zaten önemli olan ağırlığı ideolojik ya da jeopolitik gerekçelerle ihmal edilebilir çıtanın üzerinde kalıyor. Bu da özellikle savunma sanayiinde farklı ortaklaşma alanları açıyor. Türkiye’nin konuyu gereğinden fazla maddi çıkar ve ekonomik kazanç başlığına indirgemesi sorun olsa da stratejik savunma iş birliklerinin zemini kuruluyor. Zirve bu boyutları ile şimdiden hem Türkiye’nin hem de Erdoğan’ın kişisel kapasitesi açısından önemli bir eşiğin üstünde kalıyor.
Ankara zirvesi Türkiye’nin çok da sağlıklı olmayan NATO algısını bir uçtan diğer uca savurma riski taşıyor. Düne kadar Erdoğan’ın gidip istediklerini dayattığı, istemediklerini engellediği, aile fotoğraflarında anlık yanak okşama illüzyoları ile karizma üretilmeye çalışılan ve aslında bir türlü normalleşemeyen Batı ile ilişkiler parantezinde sorunlu bir yere oturan NATO şimdi de neredeyse sorgulanamaz ve içkin bir ittifak konumuna oturuyor. Kimlik ve özgüven sorunlarını çözememenin en yalın hikayelerinden birini Türk toplumunun ve kurumsal aklının NATO ile kurduğu ilişkide görmek mümkün. Gerçek ve sahici denge ise bu iki ucun arasında bir yerlerde.
Özellikle Ankara’da son bir aydır yaşanan “misafir geliyor salona girmeyin” psikolojisi de bunun bir yansıması. Gelen ülke liderlerinin neredeyse hiçbiri ülkesinde böyle bir muamele görmüyor. Büyük kısmı tarifeli seferlerle seyahat etmeyi sorun görmeyen, en büyük dört ülkenin dışında çoğunun protokol şartları Erdoğan’ın protokol düzenlemesinin yanından bile geçemeyecek devlet ve hükümet başkanlarından bahsediyoruz. En büyük dört ülkenin hepsinde başkana özel havalimanı yok zaten. Ankara, İslam İş birliği Toplantısına ev sahipliği yapsa bu hazırlıklar olur muydu ayrı mesele. Belki Konya, Bursa, Kayseri’de bazı programlar olurdu. İkinci boyut ise devletle toplum arasında ast-üst ilişkisini, “vatandaş” kavramının içinin ne kadar doldurulmaya muhtaç bir konumda olduğunu bütün çıplaklığı ile görmüş olduk.
Zirvenin bu kadar önemsenmesinin en önemli nedenlerinden biri de gelecek liderlere ev sahipliği yapmanın iktidarın meşruiyet zeminini genişletmesine imkân tanıyor olması. İçerde demokrasi, hukuk ve ekonomik icraat açığı veren iktidarın toplum nezdinde performans gösterebildiği en önemli başlık olan dış politikada NATO Zirvesi büyük önem taşıyor. Umalım ki burada gösterilecek ve aslında ülke çıkarına olan başarı projeksiyonu içerde 9 Temmuz sonrası korkularını haklı çıkaracak gelişmelere zemin hazırlamaz.
