Venedik, Cannes, Berlin: Festival ve iktidarın tarihi
Film festivallerinin siyasetten azade olduğu fikri, festival tarihini bilmeyenlerin ürettiği bir yanılsamadır. Büyük festivaller en başından itibaren estetik ölçütleri yanına alarak güç ilişkileri içinde şekillendi.
1932’de Venedik Film Festivali kurulduğunda Avrupa’da faşizm yükseliyordu. Festival, Mussolini İtalya’sında bağımsız bir sanat girişimi olarak okunamaz. Amaç kültürel prestij üretmekti. Venedik Bienali bünyesinde ve doğrudan devlet desteğiyle düzenlenen organizasyon, İtalya’yı modern ve öncü bir merkez olarak konumlandırmayı hedefliyordu. 1934’ten itibaren verilen en büyük ödülün “Coppa Mussolini” adını taşıması, kültürel sermaye ile siyasal sahiplenmenin iç içe geçtiğini açık biçimde gösterir. Ödül sistemi daha en başta ideolojik bir çerçeveye yerleşti.
1938’de Leni Riefenstahl’ın iki bölümden oluşan “Olympia” belgeselinin ödüllendirilmesi, sanat ile propaganda arasındaki sınırın nasıl silikleştiğinin güçlü bir örneğiydi. Film, 1936 Berlin Olimpiyatları’nı heybetli bir görsel düzen içinde sunarken atlet bedenini üstünlük ve disiplin imgeleri üzerinden yüceltir. Bu temsil, Nazi ideolojisini imgeler aracılığıyla kurar. Venedik, kırmızı halıyı ve yıldız kültürünü inşa ederken otoriter bloğun kültürel yakınlaşmasını da pekiştiriyordu. Sinemanın imaj üretme ve kalıcı etki bırakma kapasitesi siyasal iktidarlar tarafından erken dönemde kavrandı.
Venedik’teki yönlendirme Fransa ve İngiltere’yi alternatif bir festival arayışına itti. Böylece Cannes fikri doğdu. 1939’da planlanan organizasyon savaş nedeniyle gerçekleşmedi ve festival 1946’da başladı. Avrupa savaş sonrasında kültürel mimarisini yeniden kurarken Cannes, Fransa’nın uluslararası prestijini onarma hamlesinin bir parçasıydı.
Cannes bir yandan Hollywood yıldız sistemini sahil şeridinde yeniden üretirken diğer yandan Avrupa auteur sinemasını sanatsal meşruiyetin ölçütü olarak konumlandırdı. Ekonomik güç ile kültürel otorite arasındaki gerilim bu kentte yeni bir denge arayışına dönüştü. Soğuk Savaş boyunca ifade özgürlüğü vurgusu Batı’nın değerler hiyerarşisinin merkezine yerleşti. 1968’de Jean-Luc Godard ve François Truffaut’nun öncülüğünde festival durduruldu, perdeler indirildi. Festival ile sokak arasındaki mesafe ortadan kalktı. Sinema sahnesi politik itirazın mekânına dönüştü.
Berlin Film Festivali jeopolitik bir fay hattının üzerinde kuruldu. Festival 1951’de Batı Berlin’de başladığında kent iki blok arasındaki ideolojik ayrışmanın somutlaştığı bir cepheydi. ABD Yüksek Komiserliği’nin desteğiyle tasarlanan organizasyon, Batı Berlin’i kültürel bir merkez olmanın ötesinde liberal demokratik bloğun simgesel sahnesi olarak konumlandırmayı hedefliyordu. Berlin Duvarı’nın gölgesinde düzenlenen bir festivalden tarafsızlık beklemek dönemin güç mimarisini görmezden gelmek olur.
Bu üç örnek ortak bir gerçeğe işaret ediyor. Festival yalnızca film göstermez. Sembolik sermaye üretir. Hangi anlatının görünür olacağına, hangi estetik ölçütün merkezde duracağına karar verir. Bu karar sanat diliyle ifade edilir fakat her seçim bir değer hiyerarşisi kurar. Güç dengeleri bu sürecin içindedir.
Bu yıl düzenlenen 76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’nın “Yellow Letters – Sarı Mektuplar” filmine verilmesi, otoriter baskı ve sanatçının kırılganlığı temasını uluslararası gündeme taşıyan bir tercih olarak okunabilir. Muktedir güç karşısında bireyin konumu, mesleki tasfiye ve ifade alanının daralması gibi başlıklar film aracılığıyla geniş bir görünürlük kazandı.
Büyük Jüri Ödülü’nün Emin Alper’in “Salvation – Kurtuluş” filmine gitmesi ise Anadolu’daki toprak çatışması üzerinden aidiyet, iktidar ve şiddet meselelerini dünya sinema tartışmasına taşıdı. İki ödül birlikte düşünüldüğünde Türkiye’deki farklı gerilim hatlarının Berlin’de karşılık bulduğu görülüyor.
Hasılı, “sanatın siyasetten uzak durması gerektiği çağrısı” pratik bir karşılık üretmez. Sanat her zaman bir konum içermiştir, içerecektir. Festivalde “Gazze için” büyük etkinlikler yapılması da bunun bir deliliydi zaten. Sanat, İktidarı yücelten de eleştiren de bir tercih yapar; sessizliği dahi bir tercihtir. Hayatın gerilimini işler ve hayat güç ilişkileriyle örülüdür.
Sisteme yöneltilen her eleştiriyi bir düşmanlık olarak görmek kolaycı bir refleks. İktidarı ülkenin kendisiyle özdeşleştiren bir bakış, her itirazı doğrudan husumet sayıyor. Oysa eleştiri, içeriden konuşma iradesidir; topluma ve ortak hayata karşı duyulan sorumluluğun ifadesidir. Sanatı sadakatle değerlendirmek, estetik alanı siyasal onayın sınırları içine çekmek anlamına gelir. Böyle bir zeminde üretim rahatlasa da derinlik kaybolur. Yönetmenin görevi uyum sağlamak ya da alkış toplamak değildir; görünmeyeni açığa çıkarmak, çatlağı işaret etmek ve gerilimi görünür kılmaktır.
Toplumlar kendi çatışmalarını ifade edebildikleri ölçüde olgunlaşır. Berlin’de yaşanan tartışmalar gösterdi ki festivaller hâlâ güçlü alanlar. Bir ödül dünya basınında tartışma başlatabilir, bir açık mektup küresel yankı yaratabilir…
Özetle “festivaller politiktir”. Mesele bunun hangi ilke ve tutarlılıkla yürütüldüğü. Görünürlük dağıtan her yapı aynı zamanda güç dağıtır. Gücün dağıtıldığı yerde tarafsız kalmak da mümkün değildir.
