Bürokratların görünürlük sermayesi ve içerik üretme çabası
Son günlerde bir adliyede görev yapan bazı kadın katiplerin gündelik iş hayatlarını konu alan TikTok videoları paylaşmaları ve bu içeriklerin sosyal medyada yayılması tartışma konusu oldu. Kimileri bunu normal bulurken, kimileri kişilerin özel duygu ve izlenimlerine dayalı, gereğinden fazla neşeli bu tür video çekimleriyle; adliye gibi ciddiyet, tarafsızlık ve kurumsal disiplinle özdeşleşen bir çalışma ortamının sosyal medya içeriğine dönüştürülmesini eleştirdi.
Asıl dikkat çekici olan, görünür olma ve içerik üretme eğiliminin artık yalnızca sanatçılar, medya mensupları veya siyasetçilerle sınırlı olmaktan çıkıp; kamu kesimindeki hemen her kuruma ve bunların yöneticilerine yayılmaya başlamasıdır.
Özellikle günümüzde, bilgi teknolojileri ve İnternetin sağladığı fırsat ve imkanlarla sosyal medya yalnızca iletişim kurulan bir mecra değil; kamu yöneticileri tarafından kişisel beklentilerine hitap edecek görünürlük, tanınırlık ve etki üreten bir ekosistem haline gelmiştir. Adliye çalışanlarının paylaştığı kısa videolar; kamuda sosyal medya üzerinden tanınır olma çabasının düşük profilli bir örneğidir.
Bir kurumda, şüphesiz yapılan işin İnternet ve sosyal medya araçlarıyla tanıtılması ve görünür kılınması önemlidir. Ancak bunların, çok daha geniş temsil gücüne ve görünürlük imkânlarına sahip üst düzey kamu yöneticileri tarafından kurumsal bir hizmet aracı olmaktan çıkarılıp; başlı başına kişisel kariyer hesaplarını geliştirecek, statülerini yükseltecek, kendilerine itibar ve prestij sağlayacak bir amaca dönüştürülmesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Bu tespit bizi, kamu bürokrasisinde “görünürlük sermayesi,” “içerik oluşturma bürokrasisi” ve “kurumsal temsilin kişiselleşmesi” gibi olguların ortaya çıktığı daha geniş bir tartışma alanına çekiyor.
Şirketler, varlık nedenleri gereği üretim hacimlerini, toplam kârlarını ve piyasada tanınırlıklarını arttırma çabası içindedirler. Ancak bunu, şirket patronları veya yöneticilerinin şahsi varlıklarının bilinmesi veya bireysel itibarlarının yükselmesi üzerinden değil; ürettikleri ürünlerin kalitesi, hizmetlerinin niteliği, marka değerleri ve rekabet güçleri üzerinden inşa ederler.
Piyasada bu ilerlemenin temel göstergeleri pazar payları, yıllık kârlar, satış hacimleri, büyüme oranları, yatırım getirileri, verimlilik göstergeleri, müşteri sadakati ve müşteri memnuniyetidir.
Özel sektörde görünürlük, esas itibarıyla performansın sonucudur. Şirketler görünür olmak için değil; üretmek, büyümek, müşteri kazanmak ve rekabet üstünlüğü sağlamak için faaliyet gösterirler. Görünürlük ise bu faaliyetlerin doğal sonucudur. Bu nedenle görünürlük burada amaç değil, performansın çıktısıdır.
Dolayısıyla özel sektörde tanınırlık çabalarının merkezinde ürün, hizmet, kalite, müşteri ve marka yer alır. Kişiler ise çoğu zaman ikincil konumdadır. Çünkü piyasa, yöneticinin ne kadar tanındığını değil; üretilen değerin ne kadar karşılık bulduğunu ödüllendirir.
Kamu kurumları ise, özel sektörde olduğu gibi kârlılık, pazar payı, yatırım getirisi veya rekabet baskısıyla karşı karşıya değil. Kaynak kullanımında verimlilik, tasarruf veya performans, çoğu zaman teorik olarak önemsenmekle birlikte, bunları zorlayıcı piyasa mekanizmaları bulunmuyor.
Kaynağın yetmediği yerde, ek bütçe alınır ve yeni kaynak tahsis edilebilir; personel sayıları ihtiyaçların ötesinde büyüyebilir; başarısızlık ise çoğu zaman kurumsal varlığın sona ermesi sonucunu doğurmaz.
Bu nedenle kamu kurumlarında vatandaş memnuniyeti ile kurumsal varlığın devamı arasındaki ilişki, özel sektörde müşteri memnuniyeti ile şirketin varlığının devamı arasındaki ilişki kadar güçlü değildir.
Tam da bu noktada, Türkiyedeki kamu kurumlarında abartılı örneklerine rastladığımız gibi; görünürlük ve tanınırlığa ilişkin faaliyetler, farklı bir anlam ve yapı kazanmaya başlıyor.
Böyle olunca, kamudaki tanınırlık çabalarının konusu; hizmet kalitesi, hizmetlerin ne ölçüde yerine getirildiği ve vatandaş ihtiyaçlarının ne ölçüde karşılandığı olmaktan uzaklaşarak;
-Verilen hizmetlere ilişkin, toplumda genel ve yapay bir kurumsal başarı algısı oluşturmak,
-Yöneticilerin kişisel tanınırlıklarını arttırmak ve konumlarımı güçlendirmek,
-Yöneticilerin bürokratik etki alanlarını genişletmek ve geleceğe yönelik kariyer beklentileri karşılamak gibi amaçlara yöneliyor.
Sonuçta, “kurumsal temsilin kişiselleşmesi” süreci başlıyor.
Kuruma ait olması gereken görünürlük, yöneticinin görünürlüğüne; kuruma ait olması gereken itibar, yöneticinin kişisel itibarına; kuruma ait olması gereken sembolik güç ise yöneticinin şahsi güç algısına dönüşmeye başlıyor.
Bu noktada, kurumun verdiği hizmetlerle ilgili toplumda oluşan kanaat, tam ve olması gereken performans başarısından çok, genellikle “başarıya dair performans üretimi algısıdır.” Gerçek performans yerine performans görüntüsü, gerçek başarı yerine başarı hissi, gerçek hizmet kalitesi yerine hizmet anlatısı öne çıkmaya başlıyor. “Kurumun ne yaptığı” ile “kurum hakkında oluşturulan algı” arasındaki mesafe giderek açılıyor.
Performans, görünürlük üretmek için değil; görünürlük performansın yerine geçmek için kullanılmaya başlıyor. Böylece ortaya “içerik oluşturma bürokrasisi” denilebilecek yeni bir davranış biçimi çıkıyor. Bürokratik yapı ve kurumsal araçlar, her düzeyde kamu yöneticilerine, geleceklerine yatırım amaçlı içerik üretmek için seferber oluyorlar.
Türkiye’de kamu yönetiminde, özellikle son zamanlarda yaşadığımız budur.
