‘Türk Emniyeti için evham’dan NATO Zirvesi’ne
1949’da kurulan NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacından çok Türkiye’nin NATO’ya ihtiyacı vardı.
Ve bunun için ortada, bugünlerde unutulan ama çok haklı bir sebep de vardı; Kuzey komşumuz Sovyetler.
1946 yazında Türkiye, Sovyetler’den gelen tehdit notalarıyla sarsılmıştı. 7 Haziran 1945’te verdikleri ikinci nota da talepleri çok açıktı:
“Kars, Ardahan ve Artvin’i bize bırakın. Boğazlar’da bize üs verin, Trakya sınırınızı Yunanistan ve Bulgaristan lehine yeniden çizin, 1936 Montrö anlaşmasını tedil edin.”
Ruslar Ağustos’ta üçüncü bir nota daha verdiler. Aralık 1945’de Meclis’te bu taleplere karşı kürsüye çıkan, eski Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir “Eğer, Ruslar yer istemekte ısrar ederse, şüphe yok ki dövüşeceğiz” demişti ama Nazileri dize getirmiş Kızıl Ordu’nun karşısında, İkinci Dünya Savaşı tedbirleriyle çökmüş Türk ordusunun şansı yoktu. İşte o günlerde Türkiye’nin imdadına, İngiltere ile ABD yetişti.
9 Ekim 1946’da iki ülke, Sovyet Rusya’ya nota vererek Rusya’dan ileri gitmemesini istedi. Türkiye’nin Batı’ya yaklaşması da bu dayanışmadan sonra hızlandı.
1949’da NATO kurulurken, bugün bazı propagandistlerin aksini iddia etmesine rağmen İnönü ve CHP hükümeti NATO’ya girmek için defelarca başvurdu.
Ama alınmadı.
1949’da NATO kurulurken, dışarıda bırakılmak Türkiye’de büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştu. CHP’nin gazetesi Ulus, NATO’nun Türkiyesiz kurulmasını “Türk Emniyeti için evham” başlıklı başyazısıyla karşılamış, Peyami Safa gibi milliyetçi yazarlar “Bizi hesaba katmayan bir paktı, biz de hesaba katmamalıyız” diyerek neredeyse trip atmıştı.
Türkiye’nin NATO’ya girememesinden sorumlu tutulan ve zor durumda kalan CHP hükümeti de seçimlere üç gün kala 11 Mayıs 1950’de üyelik için NATO’ya başvurmuş ama sonuç İtalya dışındaki üyelerin ret cevabıyla olumsuz olmuştu.
1950 seçim kampanyasının da önemli gündemlerinden biri NATO üyeliğiydi.
Bunu vadeden Demokrat Parti iktidarı, 11 Ağustos 1950’de NATO’ya ikinci kez üyelik başvurusu yapmış ama bir ay önce BM çağrısıyla Kore’ye asker göndermiş olması bile işe yaramamış ve başvuru bir kez daha reddedilmişti.
Ardından Türkiye, NATO’ya üye olabilmek için yoğun diplomatik girişimler de bulundu.
Aslında bilinenin aksine Türkiye, NATO’ya Kore’ye asker gönderme şartıyla girmedi. 25 Temmuz 1950’de Kore Savaşı’na katılma kararı alan Türkiye’nin, 11 Ağustos 1950’de yaptığı NATO’ya giriş müracaatı reddedilmişti.
Ve sonunda ikna edilen ABD’nin öncülüğünde üyelik başvurusu kabul edilmiş, 18 Şubat 1952’de Meclis’te bütün partilerin oyları ve alkışlarıyla Türkiye nihayet NATO üyesi olmuştu.
Uzun yıllar Türkiye, NATO’nun Sovyetlere karşı ileri karakolu oldu. Bütün ordumuz NATO’nun eğitip donattığı bir ordu olarak varoldu.
Uzun yıllar Türk istihbaratı ve CIA Ankara’da birlikte çalışacak kadar yakın bir müttefiktik.
Ta ki Kıbrıs’a kadar.
Ardından yaşananlar malum. 12 Eylül darbesini yapan generallerin NATO’ya bağlılığı, ABD ve Batı ittifakı yeterli bir referans olmuştu.
O dünyadan geriye NATO dışında pek bir şey kalmadı.
Sovyet tehdidi yok, soğuk savaş yok. O kadar ki 12 Eylül’den sonra Türkiye’den tekneyle kaçmak zorunda kalmış Ankara’da yaşayan DİSK’li bir babanın Dersimli kızı olan Dilan Yeşilgöz, 42 yıl sonra Ankara’ya Hollanda’yı NATO Zirvesi’nde temsil eden sağcı bir Savunma Bakanı olarak döndü.
Her ne kadar İran’dan gelen dört füzeti NATO sayesinde düşürmüş olsak da Türkiye için artık NATO her şey değil.
Hatta NATO’nun karşısında kendini yeniden anlamlı kılmaya çalıştığı Rusya, uzun süredir Türkiye’nin düşmanı değil.
Hatta bu yüzden alınan S-400’ler, Suriye’de YPG’ye destek ve savcılarımızın başımıza açtığı belalardan biri olan Rahip Brunson meselesi yüzünden ABD ile son 10 yılı en şiddetlileri Trump dönemi olmak üzere krizde geçirdik.
Rahip Brunson’ı Tanrı ve Trump dışında herkes unuttu, YPG meselesi çözüldü. Halkbank meselesi halloldu. Geriye kaldı yaptırımlar ve F-35 kriz.
Trump için Erdoğan, Brunson’ı ona gönderen, onu seçimleri kaybettiğinde, yargılandığında bile yalnız bırakmayan, Biden’ın sevmediği, Suriye, Gazze, İran meselelerinde birlikte çalıştığı güçlü bir Müslüman lider.
O yüzden bu aralar aranın limoni olduğu Netanyahu’ya rağmen Türkiye’ye jest yapmak istiyor.
Yani ABD ile son mesele de halolma yolunda.
Türkiye için de hem Trump hem de onun atadığı Barrack bulunmaz bir ortak.
Başkalarına karşı kötü olabilir ama Ankara ve Erdoğan’a karşı hiçbir sorun yok.
O yüzden Türkiye, yeni açılan Ankara Havalimanı’nda bir binaya Trump’ın adının verildiğini Trump’tan öğrendi.
Trump’la 2028’e kadar kol kola yürüyecek Erdoğan. Diğer Avrupalı liderler için de Türkiye’nin hep problemli olmuş demokrasisinin biraz daha gerilemesi kapıda bağıran ayı kadar ciddi bir mesele olmayacak.
Belki Erdoğan’ı Trump bile övmeyecek ama gülümseyen pozlar vererek iş birliğinden de geri durmayacaklar.
Muhalefetin iktidarın bu güçlü kasına karşı “Trump’ın her dediğini yapıyor” ulusalcılığı dışında bir cevap ve alternatif üretmesi gerekir.
Çünkü bu kas, 2023’te olduğu gibi iktidara tekrar seçim kazandırabilir.
