Milli eğitim müdürünün hanımı

Yıllar evvel, göreve başlayan bir bakanın hanımına, bir grup akademisyen hanım, “hayırlı olsun” ziyâretine gitmiş. (“Akademisyenler, böyle saçma bir şeyi niye yapıyorlar” sorusu dilimin ucuna geldi ama anlatıcı bozulmasın diye sormadım.) Hoşbeşten sonra içlerinden birisi, gaflete düşüp yüksek tahsili olmayan bakan eşine, uzmanlık alanını sormuş. Bakan eşi, başlamış saymaya:

“Îcâbında târih bilirim. Îcâbında edebiyat bilirim. Îcâbında matematik bilirim. Îcâbında felsefe bilirim……”

Bunu, öyle bir edâyla söylemiş ki misâfirler, “Yâni?” diyememişler. Bakan eşini bozmak, kimin haddine? Bu hanım, eşinin makamından faydalanırken haddini aşınca dönemin başbakanının eşi tarafından azarlanmıştı. E senden yukarıda da eş var!

Eşinin seçim çalışmalarına katılarak bol bol nutuk atan bir vekil eşi hatırlıyorum. Okumamıştı. Ev hanımıydı. Eşi daha sonra rektör olunca rektörlüğe bağlı hastâneyi ziyârete gitti. Düşünsenize ömrünü tıbba adamış doktorlar, profesörler, kadının karşısında hazırola geçiyorlar.

Bu hanım, niye bunu yapıyor? Eşi, niye engel olmuyor ve en mühimi koca koca doktorlar, niye bu duruma katlanıyorlar?

Şu an en tepeden başlayarak bürokraside yer alan muhâfazakâr beyler, (özellikle imam-hatipliler), hem evinin hanımı olup çocuklarıyla ilgilensinler hem de fazla göz önünde olmasınlar diye genellikle başörtülü ve yüksek tahsili olmayan hanımlarla evlenmeyi tercih ettiler. Fakat makamları yükselmeye başlayınca nedense eşlerini sürekli yanlarında gösterme ihtiyacı hissediyorlar. Memuriyet yıllarımdan biliyorum. Adam, dâire başkanı oluyor. Ertesi gün hanımı işyerine gelip, memur hanımlara, “Bu adam benim kocam.” bakışları atıyor. Bu kadınlar, kamu görevlisi değiller. Arkalarından nasıl dalga geçildiğini bilseler çok utanırlar.

Yıllarca eşlerin tercihine binâen evde olan, kırklı ellili yaşlara kadar kamusal alandan uzak duran hanımların, bu yaşta ve bu alanda eş durumundan ele geçirdikleri gücü kontrol etmek, artık eşlerinin bile yapabileceği bir şey değil.

Hadi eş, en yakını diyelim geçelim. Ya tavşanın suyunun suyu? Bir devlet kampına âlâ-yı vâlâ ile gelen bir âileyi örnek vereyim. Yemin ederim dört nesil birden gelmişlerdi. Memurlar ucuz tâtil sırası beklerken sülâlece gelen bu grubun başındaki hanım, “Ben filancanın yakınıyım.” diye kendini tanıttı. Bahsettiği kişinin kurumla alâkası yoktu. Sonra ilk işi, yemek için gösterilen masayı beğenmemek oldu. Gözüne kestirdiği bir masadaki âilenin yerini değiştirtti. Çıkardıkları gürültü ve bu gürültünün tesirini görmek için etrafı incelemesi, tahammül edilecek gibi değildi.

Yıllar evvel göreve başlayan bir milli eğitim bakanının, devir teslim töreninde eşinin ve çocuklarının adını tek tek sayarak teşekkür etmesi, çok garibime gitmişti. Okul müdiresi bir arkadaşım, “Bu neydi ya?” demese garipliğin bende olduğunu zannedecektim. Bu bakanın eşi, Türkiye’yi kaç kere turlayıp il, ilçe ve okul müdürlerini hazırola dikti yetişmek mümkün değildi. Bir uçağı kaçırınca il müdürünü görevden aldırdığı da yerel basına yansıdı. O kadar çok geziyordu ki sonunda yıllarca tâviz vermediği kıyâfetleri ve topuklu ayakkabıları bırakıp spor pantolon ve spor ayakkabı giyip altı kaval üstü şeşhâne gezmeye başladı. Peki bunu, hangi kamusal görevine binâen yaptı? Bir uzmanlığı olmayan bu hanımların, eşlerini temsil ederken her şey olmaları, hem kendilerine hem millete eziyet değil mi? Önlerinde eğilenlerin, arkalarından neler söylediğini bilseler evden çıkmazlar.

Mezkûr bakan eşini, 6 Şubat depreminden sonra deprem bölgesindeki bir müdüre sordum. Hiç gitmemiş. “Nasıl yâni?” diye şaşırınca, “Niye gelsin ki? Gidilecek restoran, gezilecek yer kalmadı.” dedi.

Eş durumundan kamusal alana çıkmanın ağırlığını taşımak, yüksek ökçeler ve şık kıyâfetlerle olmuyor maalesef. Özgeçmişlere afilli hobiler, aslı olmayan mezûniyetler eklenerek de olmuyor.

İster okuyup meslek sâhibi olarak isterse eş durumundan her yere sokmayı başardığımız muhâfazakâr hanımlar, tevâzunun ve münevverliğin simgesi olamadılar maalesef. Tepeden aşağıya doğru şık bir güç hâline geldiler.

Şimdi bunları niye anlattım? Fethiye İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün eşi, resmî makam arabasıyla dolaşıyormuş. Kadıncağız haklı değil mi? Manzara-i umûmiyeye bakıp hakkı olarak görüyor.
………

Ya bir de patlatsa?

Melih Gökçek, geçtiğimiz cuma günü Adliye’ye ifâde vermeye giderken sakız çiğnedi. Neyle dalga geçiyor bilemedik. Savcıyla mı, gazeteciyle mi, sistemle mi? Oğul Gökçek, “Şeker hastası olduğundan ağzı kuruyor.” diye açıklama yaptı. Koskoca vekil yalan söyleyecek değil ya!

Ne yapalım, biz de Bihter’e bağlayalım: Peki!

İktidara sakız gibi yapış, iktidarı da kendini de muhâlefetin ağzına sakız et, sonra “acımadı ki acımadı ki” diye sakız çiğne! Buna da şükür! Ya şişirip şişirip patlatsa?

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.