Medrese ve üniversite
Bilim tarihçisi Tobby E. Huff, The Rise of Early Modern Science adlı eserinde İslam, Çin ve Batı’yı mukayeseli olarak inceler. Bildiğim kadarıyla sahasında tektir.
Kitabının 47-88. sayfalarında İslam medeniyetinin 8-12. asırlardaki üstünlüğünü anlatır. Modern astronominin kurucusu Kopernik (1473-1543), Müslüman gökbilimci Nasirüddin Tusi (1201-1274) ve Müslümanların Meraga rasathanesinden öğrendikleriyle sistemini kurmuştu. Müslümanlar, Batlamyus astronomisini Kopernik’ten önce aşmışlardı…
Tabii o satırları okurken, Mısırlı Takiyüddin’in İstanbul’da kurduğu rasathanenin 1580’de Şeyhülislâm Ahmed Şemseddin Efendi’nin “uğursuzluk getirir” fetvası üzerine top atışlarıyla yıkıldığını derin esefle hatırladım.
Bilim tarihçileri, Takiyyüddin rasathanesindeki gözlem aletlerinin ve çizimlerin aynı çağdaki İtalyan gökbilimci Giordano Bruno’nunkilerle eş düzeyde olduğunu belirtirler. Bruno Engisizyon kararıyla 1600 yılında diri diri yakılmıştı. Bilim, bu engelleri orada aşabilecekti.
NEYDİ, NE DEĞİLDİ?
Üniversite ve medrese yüksek eğitim kurumları oldukları için çok defa mukayese ediliyor fakat bunlar mukayese edilemeyecek kadar farklıdırlar.
Bilim tarihçisi Ekmeleddin İhsanoğlu’nun doğu ve batı kaynaklarına hakimiyeti emsalsizdir. Medreseler Neydi, Ne Değildiler? adlı kitabında belirttiği gibi, zahiri benzerliklere kapılmamak ve “iki farklı dünyaya ait ‘medrese’ ve ‘üniversite’ kurumlarını birbirinden ayrı düşünmek gerekir.” 327
Nitekim, İslam tarihinde bilim ve felsefe deyince ilk akla gelen Kindi, Harizmi, Farabi, İbni Sina, Biruni, İbni Heysem, Razi gibi isimler ‘Medreseli’ değildir. Bir kısmı Beytül Hikme adı verilen felsefi kurum ya da gelenekle ilgilidir, bir kısmı bağımsızdır.
Hepsi, 1067 yılında kurulan Nizamiye Medresesi’nden öncedir. Nizamiye Medresesi’nin müfredatını ve asırlarca devam edecek olan çizgisini Gazali (1058-1111) belirledi.
Nizamiye Medresesi, Müslümanların fevkalade krizli bir döneminde kuruldu. Avrupa tarihinde de görüldüğü gibi, keskin inanç farkları kanlı çatışmalara yol açıyordu. Batiniler suikastlerle devleti sarsıyordu. Nizamülmülk’ün amacı, Medrese yoluyla inanç birliği ve sosyal düzen sağlamaktı. Medrese daima kurulu düzenden yana oldu. Nitekim müfredatı da daima fıkıh ağırlıklı oldu.
ÖZERK TÜZEL KİŞİLİK
Avrupa’da da üniversiteler 11 Yüzyılda ve dini eğitim müesseseleri olarak ortaya çıkmıştı. İkisi de dini eğitim kurumları olarak ortaya çıkan Medrese ile Üniversite arasındaki temel fark, hukuki ya da kurumsal statülerindeki farktır. Öyle bir farktır ki, üniversitede zamanla felsefi ve bilimsel düşüncenin gelişmesine, medresede ise ana çizginin değişmeden devam etmesine, kuru bir nakilciliğe dönüşmesine yol açacaktır. İhsanoğlu şöyle anlatır:
“Medreseler İslam hukukunun vakıf hükümlerine göre kurulurken, Üniversiteler Roma hukukuna göre ‘Legally Authonomous Corporate Bodies’ yani Hukuki Özerkliğe Sahip Tüzel Kişilikler esasına dayalı olarak kurulmuşlardır...”
Ne demek bu? Üniversitenin özerk olması, tartışmalarla teolojiden felsefeye yönelişe imkan verecekti. Medreseler ise vakfedenin yazdığı konularda devam edecekti. Tüzel kişiliğe sahip üniversite, öğrencilerine diploma vererek tartışmaları nesillerden nesillere aktararak geliştirecekti…
Medresede ise kurumsal diploma yerine her bir hoca şahsen icazetname verecekti. Gazali ile İbn Rüşd arasındaki büyük zihin açıcı Tehafüt tartışması nesillerden nesillere geçmeyecek bir tek Fatih hatırlayacak, sonra yine unutulacaktı.
Medrese bilimsel bilgi üretemediği içindir ki, Osmanlı bu ihtiyacı hissettiğinde “mektep” ve “Darülfünun” açtı, çok gecikerek.
DİPTEKİ SEBEP
Tobby Huff da bahsettiğim kitabında, özerk ve tüzel kişilikli üniversitelerde teolojiden felsefe ve bilime gidişi, ama özerk ve tüzel olmayan medresede bunun meydana gelmediğini anlatır.
Hayrettin Karamaman da fıkıhta tüzel kişilik kavramının olmadığını kabul eder; dini engel yok ama bu gelişme yaşanmamıştır.
Tabii dipteki sebep toplumsal durgunluktur. İnsan düşüncesini yeni arayışlara itecek ticaret, şehirleşme, yeni ihtiyaçların belirlemesi gibi faktörler, eski kalıpların dışına çıkarak düşünmeye yol açıyor. Demografi tarihçisi Colin McEvedy’ye göre Harizmi’nin, İbni Sina’nın yetiştiği 10. Yüzyılda İslam dünyasında 19 “şehir” vardı. Avrupa şehirleri kayda şayan değildi…
14. Yüzyılda ise kayda değer şehir sayısı İslam dünyasında 21 iken, Avrupa’da 41’e çıkmıştı. Rönesans, Akdeniz ticaretine hakim İtalyan şehir devletlerinin eseri olacaktı. Yani “burjuvazi” geliyordu!.. Sonrası malum.
NOT: Okurlarımdan bir hafta izin rica ediyorum. Görüşmek üzere.
