Düşünce iktidarla koalisyon yapınca

Okumak, tadanların pekâlâ bildiği gibi, dünya lezzetlerinden biridir.

Şu anda S. Frederick Starr’ın Kayıp Aydınlanma’sına yeniden göz gezdirirken ikide bir Starr’ın satırlarına yakalanıyorum.

“İlk bilinen mutasavvıf Horasan’daki Bestam kentinden Bayezid Bestami (804?-874?) idi. Kent bir zamanlar Budist yaşantısının filizlendiği yerlerden biriydi. Anlaşılan Bestami’nin ailesi arayış içindeydi. Babası Zerdüştlükten İslam’a geçmişti, ancak Bestami bu yeni inancı mistik öğretiler ve bölgedeki bir Budist rahibinden öğrendiği yoga ile zenginleştirmek istemişti.”

“Şayet Budist mistisizmi İslam’a Orta Asya üzerinden girmişse bölgedeki birçok Budist manastırında gayet önemli bir faaliyet olan metin derleme işi de girmiştir. İlk hadis derleyenlerin arasında Ebu İsa Muhammed Tirmizi (824-892) de vardı. Budizm’in merkezlerinden biri olan Tirmiz’de Budist keşişler uzun zaman boyunca kendi dinlerinin metinlerini derlemekle meşgul olmuşlardı.”

“Geometri, gökbilimi ve hiyel (mekanik) alanlarından birbirleri ile gayet yakın çalışan Muhammed (Ebu Cafer), Ahmed ve Hasan İbn Musa isimli kardeşler kısaca Beni Musa olarak bilinmektedirler. Mesela Beni Musa kardeşlerden biri zamanının bir kısmını içinde yüzden fazla mekanik oyuncak ve otomat anlattığı Kitabül Hiyel (Mekanik Kitabı) için ayırmıştı. Üzerinde pek durulmamış olan bu büyüleyici kitap cesareti ve tasvirini yaptığı girift aletler bakımından Leonardo da Vinci’nin eskiz defterleri ile mukayese edilebilecek türdendir. Ahmed’in buharla çalışan mekanik kavalı ilk programlanabilir makinedir. Bin yıl sonra bu aletler sayesinde jakarlı dokuma tezgâhları, otomatik piyano ve sonunda delikli kart programlı bilgisayar bulunmuştur.

Kitabın akışı içinde yeri geldikçe anlatılan bilimsel, felsefi, dini öyküler. Mesela İbn Sina ile Biruni arasındaki son derece sürükleyici mektuplaşmalar. Sultanların yükselişleri, düşüşleri, bunların arasındaki ilmi keşifler. Biruni’nin Amerika’yı keşfi mesela. Tam bir keşif sayılmaz. Sadece o zaman bilinen karalardan sonra dünyanın geri kalanının okyanustan yani denizden ibaret olamayacağını okyanusun içinde bir yerlerde başka kıtalar olması gerektiğini tespit etmesi.

Kayıp Aydınlanma’nın, bilhassa felsefe ve bilim tarihinde behresi olanların okuma lezzetine kamilen varabilecekleri bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Kındi’ler, Farabi’ler, Harizmi’ler, Razi’ler, Cezeri’ler… Her birinin keşifleri, düşünceleri. O günlerin Müslüman coğrafyasındaki yer yer fırtınalı entelektüel hayat.

Geçen hafta İmam-ı Gazali’nin bu entelektüel hayat üzerindeki etkisini bir nebze konuşmuştuk. Daha doğrusu “Gazali’nin buhranı”nı aktarmış, bugün devam etmek üzere konuya ara vermiştik.

İmam-ı Gazali, geçirdiği buhrandan sonra Mekke’ye, Kudüs’e ve Şam’a gidiyor. “On sene sonra döndüğünde yeni bir adam olduğunu iddia etmekteydi. Ancak Tanrı ile doğrudan ve mistik bir şekilde tevhid olmak adına inancın dogmalarını görmezden gelen bir “derviş” olmuştu.”

Ardından Starr, ‘teori’mizle ilgili meseleye geliyor.

“Gazali’nin rasyonel düşünceye acımasız bir şekilde saldırmasının üç asır boyunca Orta Asya medeniyetinin süsü ve ihtişamı olan özgür entelektüel sorgulamanın çöküşünün yegâne sebebi olduğunu söylemek mübalağalı olacaktır. Netice itibarıyla Gazali iddialarını ileri sürerken ince eleyip sık dokumaktaydı. Üstelik Gazali’nın dışında birçok etken de bu değişimin sebepleri arasındaydı. Gazali birçok önemli açıdan akla getirdiği eleştiriyi nitelendirirken de dikkatli davranmaktaydı. Tartışmaya açık bir şekilde matematiği ve belli başlı diğer alanların Tanrı’ya ve kurtuluşa ilişkin meselelerle alakasız olduğu gerekçesiyle rasyonel sorgulamaya getirdiği eleştirilerinde bunları dışarıda tutmuştu. Fakat bu muafiyet kısıtlıydı, çünkü Gazali bizzat bilimin kuşkuculuğa ve ateizme götüren bir akılcılık tarzını beslediğini savunmaktaydı. Bilimsel ve felsefi arayışın tamamı Gazali’ye göre içi boş bir aldatmacadan ibaretti.”

İmam-ı Gazali’nin Filozoflar ve bilimle uğraşanlar hakkında bir takım menfi düşüncelere sahip olması, kendisinden önceki asırlardaki entelektüel dinamizmi göz önünde bulundurduğumuzda yadırganacak bir şey değil.

Başkaları başka türlü düşünmüş, Gazali de böyle düşünmüş.

Sorun, bir düşünce iktidarla koalisyon yaptığında ortaya çıkıyor. Yani büyük vezir Nizamülmülk Gazali’nin düşüncesinden bir ‘tevhid-i tedrisat’ nizamı çıkarınca.

Tıpkı Halife Me’mun döneminde Mutezile’nin resmi mezhep olması gibi.

Me’mun, devrinin alimlerini Kur’an’ın ‘mahluk’ olduğunu kabul etmeye zorlayınca meşhur ‘mihne’ devri başlıyor.

Aralarında İmam Ahmed b. Hanbel’in de bulunduğu alimlere eziyet ediliyor.

Me’mun’un devr-i saltanatı bittikten sonra da ‘mihnet’ çekme sırası Mutezile’ye geliyor.

Sıranın Mutezile’ye geldiğini söylemem Mutezile’nin tarihten silinmesinden razı olduğum anlamına yorumlanmasın. ‘Men dakka dukka’ demiyorum.

Mutezile’nin kaybedilmesi sorgulayıcılığın ve aklın düşünce dünyamızdan eksilmesine, kuvvet kaybetmesine sebep olmuştur.

YORUMLAR (2)
2 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.