467 reel – organik bir sayı mıydı?
Benim başkanı olduğum Akil İnsanlar heyeti İç Anadolu’da görevliydi.
İç Anadolu, muhafazakâr – Milliyetçi yoğunluğu ile “Çözüm süreci”nin en riskli bölgesi kabul ediliyordu.
Bahçeli ve Perinçek sürece keskin biçimde karşıydı, gittiğimiz her ilde tepkiler organize ediyorlardı.
Biz de ekip olarak bölgenin bu hassasiyetini biliyor, onu gözeterek hareket ediyorduk.
Bu çerçevede her gittiğimiz ilde ilk önce bir şehit ailesini ziyaret ediyorduk. O evlerde analar, eşler, kardeşler, çocuklar ağlamışlardı, biz ise “Artık analar ağlamasın” diyorduk. Annelerin elini öpüyor, çocukların başını okşuyor, Kur’an okuyor, şehitlere Fatihalar gönderiyorduk.
Şehit yakınlarının yüreklerindeki burukluğu giderebildik mi? Hayır. Her şey sükûnet içinde geçti, ama gözler hep hüzünlüydü.
Anadolu’nun her yerinde evlere, kerpiçten, biriketten yapılmış evlere şehitler gelmiş, bayrak asılmıştı.
Eminim, Doğu – Güneydoğu’da görev yapan Akil Heyetler de, Dağ’dan oğlunun – kızının ölüm haberini almış anne- babalarla buluşmuş, onların hüznüne tanık olmuşlardır.
50 yıllık bir acıydı bu ve bu acılarda ana aktör terör örgütü PKK idi. Onun başında da Öcalan vardı. Zaman zaman “Bebek katili” diye nitelenmişti.
O Öcalan 1999’da Kenya’da yakalandıktan sonra “Türkiye’ye hizmet etmeye hazırım” demişti, aradan geçen 25 yıl sonra da Bahçeli’nin çağrısı ile devreye sokulmuştu.
“Kurucu önder” diye tanımlamıştı Bahçeli Öcalan’ı. “Gelsin Meclis’te DEM kürsüsünde konuşsun” demişti. Beklentisi Öcalan’ın terör örgütünü feshettiğini açıklamasıydı.
“Statü” istedi buna karşılık Öcalan. “Statü talebi”ni de DEM ile birlikte gündeme taşıdı Bahçeli. Statü verilse ne kaybederdik ki? DEM ise “Bebek katili, terör elebaşı” diye nitelemelerden vaz geçilmesini talep ediyordu.
Öcalan adım adım “onore” mi ediliyordu?
Bu arada Meclis’te bir Komisyon kuruldu. Komisyon, içinde demokratikleşme taleplerinin de yer aldığı bir raporu kabul etti.
İktidar “Terörsüz Türkiye” temasını işliyordu, bu, topluma takdim açısından alımlı bir ifadeydi. “Terörsüz Türkiye”ye kim itiraz edebilirdi ki?
Öcalan PKK’yı feshettiğini açıkladı, silâhların teslim edilmesini istedi, sembolik bir silâh teslimi oldu. Ardından İktidar Meclis’e, örgüt mensuplarının ceza infaz durumlarını “iyileştiren” bir kanunu getirdi ve ilginç, düzenleme 467 oyla kabul edildi. Müthiş bir destekti bu.
Öyleyse buradan ilerleyip başka adımlar atılabilir miydi?
Meselâ Öcalan’ın statüsü belirlenebilir miydi?
Utangaç bazı adımlar atıldı. “Silahsızlanma ve Siyaset komisyonu”nda yer alabilir miydi meselâ. İmralı’da bir ev yapıldığı açıklandı Bahçeli tarafından. İki katlı, 500 metrekarelik arsa içinde 250 metrekarelik bir ev. Villa mıydı bu ev? Öcalan’a villa mı yapılmıştı kaşla göz arasında?
Herkes telâşlandı, yok canım ne villası, altı üstü bir kır eviydi, alt katta çalışma mekânları vardı, üst katta da yatak odası filan… Öcalan görüşmelerini bu evde yapacaktı.
467 “Evet oyu” çıkmıştı Meclis’te, “Terörsüz Türkiye” söyleminin cazibesiyle…
Ama “Öcalan’a villa” işi medyaya yansıdığında kitleler nezdinde Meclis’ten başka bir iklimin yaşandığını herkes görmüştü.
Cumhur İttifakı’nın büyük kanadı Bahçeli kadar rahat değildi. Belli ki Bahçeli “Öcalan” dedikçe orada bir yerlerde tepelere cinler üşüşüyordu. Tamam Bahçeli “Türk milliyetçiliği’nin başbuğu” olarak, Kürt meselesinin en netameli alanında, terör örgütünün başını devreye sokarak bir yol açmıştı ama dikenli bir yoldu bu. Önümüzde seçim vardı, Bahçeli tabanında etkili olan “liderlik” karizmasıyla kendi küçük oy kitlesini koruyabilirdi ama Ak Parti kemik taban dışında bir kitle partisi idi, Erdoğan kitlelerin nabzını tutmak zorundaydı.
Öcalan’ı “onore” niteliğinde her adım, kitlelerin tansiyonunu yükseltiyordu.
Meclis’teki 467 oyun bu kitlelerle alâkası yok muydu? Neyi desteklemişti bu 467 kişi?
O oylamada en ilginç durumu CHP yerine kurulan Yeni Parti kadrosu yaşamıştı. Lider Özgür Özel, kendisi olumlu oy vereceğini açıklamasına rağmen grubunu serbest bırakmış, gruptan sadece 35 kişi onun arkasında durmuş, geri kalan 54 kişi, geldikleri şehrin hassasiyetini gözeterek “Hayır” oyu kullanmıştı. Sanki bu dağılım, sürece ilişkin halktaki “soğuk” eğilimi “Daha organik” yansıtıyordu. CHP (Yeni Parti) tabanındaki hassasiyet, Ak Parti hatta MHP tabanında olmayabilir miydi? 467 oy, halkın organik – reel hassasiyetini mi yansıtıyordu?
Bugün baktığımda bunu 1 Mart 2003’teki “Tezkere” oylamasında Ak Partili milletvekillerinin tavrına benzetiyorum. O gün Tayyip Erdoğan’ın tezkereyi desteklediği biliniyordu, ancak Ak Parti grubunda önemli isimler tezkereye karşıydı, onlar ya tezkereye hayır oyu verdiler ya da çekimser kaldılar, tezkere yeterli sayıyı bulamadığı için reddedilmiş sayıldı.
Benim durduğum yer şu: Terörün – silâhlı mücadelenin miadını doldurduğunu Öcalan 2000’lerin başında açıklamış, 2013’te tekrar etmişti. Bu fesihler – silâh bırakmalar gecikmiş bir iştir. Bugün silah bırakıldığı – örgüt feshedildiği için Öcalan’ın onore edilmesi de ödüllendirilmesi de gerekmiyor. Soralım: Daha ne kadar Dağ’da durabilecekti örgüt?
Bu arada Kürtlerin -tüm toplumun olduğu gibi- demokratik hakları hiç pazarlıksız sağlanmalıdır. Terörün bitirilmesini demokratik haklar için pazarlık konusu yapmak son derece sakıncalıdır. Bugün tüm ülke hukuk devletinin parametreleri açısından sorun yaşıyor. Eskiden de “Güçlülerin hukuku” gibi bir sorunu vardı ülkenin, bugün de “Güçlülerin hukuku” tartışması söz konusu. “Güçlüler” değişmiş gözüküyor sadece. “Hukuk eksikliği” baki.
