Yakup Kadri’nin hatıralarında savrulan aydınlar

Yakup Kadri, Türk edebiyatında ve siyasetinde önemli bir figür… İyi bir romancı ve hikâyeci, sonra İttihatçıların bir grubuyla münasebet kurmuş, bu münasebet hatıralarından da anlaşıldığı kadarıyla gençlik yıllarında Mısır’da, İskenderiye’de başlamış. Nitekim “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” (Bilgi Yay., 1969) adlı eserinde yakın dostu Şehabettin Süleyman’dan bahsederken, ona siyasi heyecanı Mısır’da temasta bulunduğu Jöntürk çevrelerinden kendisinin getirdiğini, 1905-1908 yılları arasında Mısır-İzmir geliş gidişlerinde bavulunda birçok siyasi broşür, makale, gazete ve kitabı İzmir’deki arkadaşına verdiğini yazar (s. 32-33). Bu siyasi münasebet, daha sonra daha gelişmiş olmalı. Milli Mücadele sonrasındaki ‘iç hesaplaşma’da ise, belli ki Atatürk’ün yanında saf tutmuş, hatta Milli Mücadele sonrasında Mim Mim grubuyla yaşanan problemlerin çözümünde Atatürk’ün ‘elçi’ olarak onu görevlendirmesi, aralarındaki yakınlığının derecesini de gösteriyor. “Politikada 45 Yıl” adlı hatıralarında bu yakınlık çok âşikâr. Ardından Şevket Süreyya ekibiyle “Kadrocular” arasında. Zihninde yeni Türkiye’ye ilişkin bir ‘çağdaşlaşma projesi’ var ve bu projeyi “Ankara” adlı romanında dile getiriyor. Kısaca cumhuriyetin inşa sürecinde CHF’nin önemli figürlerinden biri.

Daha önce zaman zaman “Politikada 45 Yıl”dan bahsetmiştim. Bugün “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları”ndan bahsetmek istiyorum. Karaosmanoğlu’nun bu kitabı edebî hatıralarını içerir. Yazar, söz konusu eserinde sırasıyla yakından tanıdığı Mehmet Rauf, Şehabettin Süleyman, Refik Halit, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret, Abdülhak Şinasi Hisar ve Halide Edip Adıvar’a ilişkin gözlemlerini, onlarla nasıl tanıştığını, yaşadığı bazı özel olayları anlatır; mizaçları, eserleri ve fikirleri hakkında kanaatlerini dile getirir, yer yer siyasi ilişkilerine de değinir. Zaman bakımından ise geri dönüşler ve ileri gidişler olmakla beraber, temelde İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e değin geçen bir dönemi içermektedir.

Eserde çizdiği aydın-şair-edip portrelerinin hemen hepsinde dikkatimi çeken ortak nokta, çoğunun bir tereddüt hâlinde, arada, eşikte olma hâli yaşamaları, hatta bu hâl ile özel hayatlarında dahi savrulmalarıdır. Ayrıca kaydetmeliyim ki anılan ediplerin çoğu, eşikte olmakla beraber Batılı bir kültür ve hayata dikkat kesilmişlerdir. Örneğin Mehmet Rauf, “Edebiyatı Cedideciler içinde Batı kültürüne ve Batı âdetlerine en çok yaklaşmış olanlardan” (s. 19) biridir, “soluğunu Batı müziğinden alan bir melomandı[r]” (s. 20) “Eylül”deki Batı müziği vurgusunun da bu ilgiden geldiği açık. Sonra özel hayatta savrulmalar… Tevfik Fikret’in aracılığıyla kurduğu aile ocağını “harabeye çevirmiş”tir. Bir başka kadına âşık olmuş, meramına eremeyince intihara dahi teşebbüs etmiş, onu ölümden son anda Servet-i Fünûn sahibi Ahmet İhsan ile Hüseyin Cahit kurtarmıştır.

Şehabettin Süleyman da öyle!.. Bir dönem, Frenklerin ‘kara bohem’ dedikleri hâle düşmüş, her gece Beyoğlu’nun arka sokaklarında, Anjel adında bir Rum kızıyla beraber. Bir süre İttihatçılarla, sonra “Çıkmaz Sokak” adlı seviciliği konu edinen bir tiyatro yazıyor, yakası açılmadık konulara el atıyor, 35 yaşında İsviçre’de ansızın ölüm! Üstelik Hristiyan âdetlerine göre yapılan bir defin!.. Çünkü öldüğünde yabancı bir ülkede ve yanında bir Fransız’dan başka kimse yok.

Kitabı okuyacaklar, böyle birçok savruluşa tanık olacaklardır. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’deki ‘evlenme korkusu’ onların da dikkatlerini çekecektir. Sonra Yakup Kadri’nin “Nur Baba”sına konu ettiği Bektaşi tekkesiyle münasebetleri, Yahya Kemal’in de bu tekkeye gidip-gelmesi, tekkedeki âlemler… Bu arada Ahmet Haşim’in Falih Rıfkı’ya “Cibali İmamının oğlu” (s. 103) lakabını taktığını öğreniyoruz. Bilmeyenler olabilir, Falih Rıfkı’nın babası, bir din adamı olan Hoca Hilmi Efendidir. Kitabın “Haşim” bölümünde benim dikkatimi çeken, şairin İzmir Lisesi’ne atanmasından sonra yaşadığı İzmir günleri ve bu şehrin tabiat güzelliklerini keşfetmesiydi. Yakup Kadri, şiirlerindeki bazı tabiat manzaralarının esin kaynağının İzmir’in doğası olduğunu söylemektedir ki, önemlidir. Ayrıca Haşim’in “Piyale”sindeki;

“Zannetme ki, güldür ne de lâle

Âteş doludur tutma yanarsın

Karşında şu gülgûn piyale”

dizelerindeki “piyale”ye ben hep sadece “içki kadehi” anlamı veriyordum. Ancak okurken aklıma geldi, şair burada aynı zamanda kendi kitabı “Piyale”yi de kastediyor, yani “Piyale”deki tüm şiirler âteş doludur demek istiyor. Doğrudur!..

Şimdilik hatıralardan bir demet sunup burada kalalım, haftaya kaldığımız yerden devam ederiz. Yakup Kadri’nin Tevfik Fikret’e dair söyledikleri çok dikkat çekici.

Kalın sağlıcakla!..

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.