Türklüğün izinde
Türk olmak, bir hikâyeye dâhil olmaktır.
Bazı kelimeler vardır; hem bir kimliği hem de bir yürüyüşü anlatır.
“Türk” kelimesi de böyledir.
Bir kelimedir, ama bir yol açar.
Bu yol bir kelimede başlar; bir dilde, bir seste, bir çağrıda…
Bir kelimenin içinde yüzyılları duymaktır.
“Yol” dediğinde yürüyüşü, sabrı ve kaderi hissetmektir.
Bir milletin hafızasına girmektir.
O hafıza ki Türkistan’ın rüzgârını da taşır, Anadolu’nun duasını da… Atın nal sesini de bilir, ezanın çağrısını da…
Türk olmak, bir başlangıç değil; bir devam ediştir.
Zamanla başka hayatlara dokundu.
Türklük, sınırları aşan bir çağrı oldu.
Tarihte nice insan bu çağrıya kulak verdi.
Kimi bir kelimeyle yaklaştı, kimi bir inançla, kimi bir kaderle…
Hepsi aynı hikâyeye dâhil oldu.
Türklük, içeri gireni değiştiren bir eşik oldu.
Bu eşik, Anadolu’da başka bir anlam kazandı.
Türk olmak, kimliğin ötesinde bir ahlâk hâline dönüştü.
İnançla yoğrulan, sabırla büyüyen, fedakârlıkla derinleşen bir hâl…
Bir lokmayı bölüşmek, bir yolcuyu ağırlamak, bir mazlumu korumak…
Bugün Türk kimdir? diye sorduğumuzda, aslında bir insanı değil, bir anlamı arıyoruz.
O anlam ne yalnızca tarihtedir ne de sadece bugünde…
İkisinin arasında yürüyen bir ruhtur.
Belki de bu yüzden Türk olmak bir cevap değil; bir arayıştır.
Kendini buldukça derinleşen, derinleştikçe büyüyen bir arayış…
Bu arayış bizi Türk kimdir sorusunun kapısına taşır.
Bu sorunun cevabını, “Türk’ü tanımak” yazısında aramaya devam edeceğiz.
