Beştepe’nin PreCog’ları kim?

“Ben Asuman Özcan, eşim Yasin Özcan’ı Ankara Mamak’taki evimizden sabah 4’te aldılar. Hızlı hızlı hem zile hem kapıyı yumruklayarak ‘açın polis’ diyerek vurdular. Ben ‘üzerimi giyinmeden açmayacağım bekleyin’ dedim. O sırada eşim Yasin Özcan kalktı, açtı. 8 kişi hızlıca kararı okudular, evi arayacaklarını bildirdiler. Komşudan iki kişiyi de uyandırıp, kimlikleriyle birlikte şahitlik yapmaları için komşularımı getirdiler, komşularım şok oldu.

Evi aradılar. Küçük kızım odası aranırken uyandı, bir anda odasını arayan yabancı birilerini görünce korktu, polisler ‘evde suç teşkil edecek bir şey bulunamadı’ diye yazdılar tutanağa, sonra eşime ‘üzerini giyin gözaltı kararın var, 4 gün’ dediler. Bize de komşuların şahitliğinde bi zarar vermedik, arama görevimizi yaptık, gözaltı kararını okuduk vs diye kağıt imzalattılar, altına komşularımın imzasını aldılar. Eşimi kelepçesiz bir şekilde polis otosuyla götürdüler. Ben emniyete eşimin yanına geleceğimi söyledim, boşuna gelmeyin hiçbir şeklide göremezsiniz dediler. Avukat barodan çağrılacak, dediler.”

Bu, yalnızca Asuman Hanım’ın başına gelen münferit bir hadise değil; aynı sahne Türkiye’nin dört bir yanında yüzlerce hanede yaşandı. Üç yüze yakın vatandaşımızın kapısı benzer şekilde çalındı, yüzlerce evde çocuklar korkuyla uyandı. Yetmedi, şahitlik için komşular uyandırıldı.

NATO Zirvesi öncesinde iktidar, ortada gerçekleşmiş bir eylem yokken eylem yapma potansiyeli taşıdığı varsayılan; henüz protesto etmemişken protesto etme ihtimali olduğu düşünülen vatandaşlarımızı gözaltına aldı.

Yani 300’e yakın vatandaşımız, yaptıkları bir fiil nedeniyle değil, yapabilecekleri varsayılan fiiller nedeniyle özgürlüklerinden mahrum bırakıldı.

***

Gözaltına alınanlar arasında, dindar ve mütedeyyin kesimin yakından tanıdığı iki isim de var: Mavi Marmara gazileri Fevziye Şenoğlu ve Sabiha Baturay.

Mavi Marmara, Erdoğan’ın başbakanlığı dönemindeki 2014 yerel seçimlerinde meydan meydan anlattığı, seçim propagandasının önemli başlıklarından biriydi. Erdoğan o günlerde kürsülerden, “Diyorlar ki Mavi Marmara’ya otoriteden izin aldınız mı? Otorite kim? Biziz. Biz o izni verdik” diyerek meydanları inletmişti.

Ama biliyorsunuz iki yıl sonra ama bu kez Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan, Beştepe’deki iftar yemeğinde, İsrail’le yapılan anlaşmaları eleştiren İHH’yı isim vermeden “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün Başbakanına mı sordunuz?” diyerek ayar vermişti. (29 Haziran 2016)

Yine aradan yıllar geçti. Bu kez iktidarın kolluk kuvvetleri Mavi Marmara’nın gazileri “Trump’ın canını sıkacak sözler sarfetme ihtimali var” denilerek şafak vakti “dört günlük süreyle” gözaltına aldılar.

Elbette ki iktidar böyle demiyor, demez de.

İktidar operasyonların NATO Zirvesi’yle ilgili olmadığını, terör soruşturması kapsamında olduğunu savunuyor. Elbette ki NATO Zirvesi yapılıyor diye terör soruşturmaları durdurulmaz. Devletin “açık ve yakın tehlike”yi önleme görevi de vardır.

Ama kolluk kuvveti “açık ve yakın tehlike” delilleri olmadan vatandaşının kapısına dayanıp “dört günlük gözaltı” kararı da demez.

Bir hukuk devletinde kolluk, daha kapıda vatandaşa “dört günlük gözaltı kararınız var” der mi? Gözaltı süresi peşinen belirlenmiş bir ceza mıdır? Suç şüphesi olan bir kişi, soruşturmanın gerektirdiği ölçüde ve kanunda öngörülen azami süreler içinde tutulur. Daha ilk anda “dört gün gözaltı kararınız var” deniliyorsa şu soruyu sormamız lazım:
Henüz ifade alınmadan, deliller değerlendirilmeden, soruşturmanın seyri görülmeden bu dört günün gerekli olduğuna kim karar verdi ve nasıl karar verildi?

Benim peşine düştüğüm soru şu: Beştepe’nin, daha söylenmemiş sloganları, açılmamış pankartları, yapılmamış protestoları önceden görüp “Bunları dört günlüğüne gözaltına alalım” diyen Precog’ları kim? Kimler?

***

NATO Zirvesi öncesinde iktidarın yaptığı gözaltılar bana Steven Spielberg’in 2002 tarihli (Minority Report) Azınlık Raporu filmini hatırlattı. Vizyona girdiğinde üç gün peş peşe izlemiştim. NATO Zirvesi öncesindeki göz altılardan sonra yeniden izledim. İzleyenler hatırlayacaktır, film, iyi bir bilim kurgu filmi olmasının ötesinde aslında hukuk devleti için güçlü bir uyarı niteliği taşıyordu.

Bir devlet, suçu önleme iddiasıyla bireylerin özgür iradesini, savunma hakkını ve masumiyet karinesini ortadan kaldırıyorsa, aslında suçla mücadele etmiyor; kendi mutlak gücünü daha da mutlaklaştırıyordur.

Dahası, film şu soruyu sorduruyordu: Bir devlet, vatandaşını koruma, onun iyiliğini düşünme ve ülkenin güvenliğini sağlama iddiasıyla ne kadar ileri gidebilir? Bir iktidar kendisini tanrısal bir güce dönüştürdüğünde neler olabilir? Hukuk, insanları yaptıkları fiiller için değil, yapabilecekleri tahmin edilen suçlar nedeniyle özgürlüklerinden mahrum bırakmaya başladığında hâlâ hukuk mudur?

Daha basit sorayım:

Hukuk ne zaman hukuk olmaktan çıkar?

***

2054 Washington’ında artık bir “PreCrime” (suç önleyici) sistemi vardır. Devletin üç kâhini olan —Precog’lar— gelecekte işlenecek cinayetleri, suçları önceden görürler. Ve polis, cinayet gerçekleşmeden, suç işlenmeden suçu işleyecek failleri tutuklarlar.

Polis cinayet henüz gerçekleşmeden harekete geçer, kapıyı kırar ve şüpheliyi yakalar, henüz işlemediği suçtan dolayı cezaevine gönderilir.

İtiraz ettiğinde “ben suç işlemedim” dediğinde sistemin cevabı hazırdır:

“Ama işleyeceksin.”

Filmde tutuklama kararlarını uygulayan “şef” lakaplı komiser Jhon Anderton (Tom Cruise)’ı bir gün Adalet Bakanlığındaki hırslı Adalet Bakanlığı ajanı Danny Witwer (Colin Farrell) ziyaret eder, sistemi denetime gelmiştir. İkisinin arasında geçen şu diyalogla film de başlamış olur:

Witwer “İnsanları henüz hiç işlemedikleri suçtan dolayı tutukluyoruz ama…”

Anterton “Ama işleyecekler, kahinler geleceği görüyorlar ve hiç yanılmadılar…”

PreCrime’ın övündüğü ve insanı ikilemde bırakan gerçek şudur: Washington’da yıllardır cinayet işlenmemiştir.

Peki ama bunun karşılığında cezaevinde kimler var?

Hiç cinayet işlememiş insanlar!

Klasik ceza hukukunda devlet bir fiili cezalandırır, ama PreCrime sisteminde ise devlet fiili değil “niyeti”, “olasılığı”, “öngörüyü” cezalandırıyordu.

Suçun hiçbir maddi unsuru yoktu, mağdur ölmemişti, fail cinayet suçunu işlememişti ama ceza vardı.

Ama filmdi.

Şaka gibi ama Azınlık Raporu filmi ülkemizde ete kemiğe döndü, gerçek oldu.

Şu hadise, Filistin aktivistleri başka bir iktidar döneminde gözaltına alınsaydı, İslami STK’lar, dernekler, cemaatler, siyasi parti taraftarları yeri göğü inletirlerdi. Açıkça söylüyorum AK Parti muhalefette olsaydı bu hukuksuz gözaltıları yapan da CHP olsaydı, AK Parti CHP’ye nefes aldırmazdı, hayatı cehennem ederdi.

Yine açıkça söyleyeyim, bunu AK Parti iktidarından başka bir siyasi iktidar partisi yapamazdı, yapmaya cesaret edemezdi. Siyasi tarihimizde hukuksuzluklar var ama tarih böylesini görmedi.

Filmin ortaya koyduğu bir gerçek daha var. Özgürlükleri ortadan kaldıran sistemleri kuranlar çoğu zaman kötülük vaadiyle kurmazlar. Hepsinde iyi niyet vardır. Bir daha terör olmayacak, bir daha çocuklar ölmeyecek, suç olmayacak, kaos olmayacak vaadiyle kurulan sistemler bunların karşılığında adım adım özgürlükleri yok ederler.

Bütün “yetkileri tek elde toplayan” Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine oy verenler ülkenin geldiği halden memnun musunuz?

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.