İran’ı içeri mi almalı, dışarıda mı tutmalı?
Mekke Anlaşması imzalanalı haftalar oldu ama imzalanan metnin içeriğini de oluşturulan ittifakın amaçlarını da hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Dolayısıyla konu hakkındaki spekülasyonlar da devam edip gidiyor. Mesela başlangıçta “İran’ı çevreleme projesi” olduğuna inanılan Mekke Paktı’na şimdi İran’ın katılması ihtimali tartışılıyor.
İddiaya göre Tahran’a gayri resmî kanallardan Mekke Paktı’na katılma teklifi gelmiş, onlar da durumu değerlendiriyorlarmış. İranlı yöneticilerin konu hakkında yaptıkları yorumları ve bu yorumlardan yola çıkılarak yazılan uzman yorumlarını okuyoruz kaç gündür.
Peki, bu iddiayı ciddiye almalı mıyız? Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hükümetlerinin girişimiyle kurulduğu duyurulan yeni savunma paktına İran’ın katılması mümkün mü? Uluslararası siyasette her zaman her şey mümkün tabii ama gerçekçiliği elden bırakmadan değerlendirmek gerekiyor böylesi konuları.
En başta, söz konusu iddiaların ve dolayısıyla sürdürülen tartışmanın İran kaynaklı olduğunu tespit etmek gerekiyor. Bölgeye yönelik yayın yapan ve Tahran kontrolünde olduğu söylenen medya mecralarından yayılan haberlerden söz ediyoruz.
Bu haberlerin yanında İranlı yöneticilerin açıklamaları da var ama… İlk olarak Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai 22 Ağustos’ta “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.
İran rejiminin en güçlü aktörlerinden Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da aynı gün X platformunda yaptığı paylaşımda Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ise 24 Ağustos’ta, yani Rizai ve Kalibaf’ın açıklamalarından iki gün sonra, “Resmî bir davet almadık” ifadesini kullandı. Yani bir anlamda frene bastı. Frene bastı diyorum, çünkü ittifakın üç kurucu üyesi de herhangi bir yorum yapmazken, Tahran’ın konuyu gündemde tutma gayreti gözlerden kaçmamıştı.
Yeniden Rızai’nin açıklamalarına dönecek olursak… “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadeleri dikkat çekiciydi.
(Ben de ilk gün “Burada en önemli motivasyon ABD’nin artık dolduramadığı ve doldurmak istemediği bölgesel güvenlik boşluğuna karşı alternatif bir çözüm üretme gerekliliği gibi görülüyor” diye yazmıştım.)
Rızai, bölgede oluşan boşluğun İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını savunarak “Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyordu. Bu ifadenin satır aralarında “Bu bölgede yeni bir güvenlik mimarisini biz olmadan oluşturamazsınız” mesajı da okunabilir. Demek ki bir katılım daveti olmasa da Tahran’ın kendisine burada bir “yer açma talebi” söz konusu.
Peki, şu ana kadar “topa girmemeyi” tercih etmiş görünen Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hükümetleri İran’la işbirliği konusunda bundan sonra nasıl bir tavır gösterebilirler?
Öncelikle her üç ülkenin de ilk günden bu yana Mekke Anlaşmasının İran’ı hedef almadığına ilişkin ısrarlı açıklamalarını hatırlamak gerekiyor. Keza İran yönetiminin de bu oluşumu kendilerine yönelik bir tehdit olarak görmediklerine ilişkin beyanları o günlerde dikkat çekmişti.
11 Ağustos’ta bu sütunlarda çıkan bir yazıda ben de bunun “İran’ı çevreleme” amacına yönelik bir Sünni ittifakı oluşturma girişimi olduğu değerlendirmesinin gerçekçi olmadığını yazmıştım: “Bilhassa kalabalık birer Şii nüfus barındıran Suudi Arabistan ve Pakistan’ın böyle bir mezhep eksenli oluşum içinde yer almaları beklenemez. İkincisi, Suudilerin tehdit algısı farklı olsa bile Türkiye komşusu İran’la ilişkilerini belirli bir dengede sürdürmek istediğini geçtiğimiz süreçte net bir şekilde gösterdi. Pakistan zaten ‘İran’ın güvenilir dostu’ olarak Washington ve Tahran arasında arabulucu durumunda.”
Öyleyse, bu durumda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan hükümetleri söz konusu ittifak içinde İran’ın da yer almasını isterler mi? Kesinlikle isterler. Ama bugünkü siyasi konjonktür içinde kesinlikle istemezler. Sebebini söylemeye gerek bile yok.
Buna mukabil, İran’ı aynı anda hem içeriye almanın hem de dışarıda tutmanın yollarını arayıp bulmak zorunda olduklarını da biliyor söz konusu başkentler. Bana kalırsa, İran’ı hem içeride hem de dışarıda tutmanın bir yolu var. Irak’ı ittifak blokuna dahil etmek. Irak’ın katılımı paktın İran karşıtı bir blok olmadığının ve olmayacağının sigortası olarak görüleceği gibi, kurucu başkentler açısından ittifakın etki alanını genişletecek ve yeni sorunlar doğurmaya aday bir bölgenin kontrolünü temin edecek bir imkan sayılacaktır.
Haddizatında ittifaka katılma konusunu gündeme getiren tarafın İran olması bu ülkenin söz konusu paktı oluşturan üç komşusunun “hedefimiz sen değilsin” taahhüdünü bir çeşit samimiyet testine sokma girişimi olarak görmek de yanlış olmaz.
İran’ın ittifaka Mısır’ın da dahil olmasını istemesi ise herhalde kendi milli çıkarları ve güvenlik algıları açısından mevcut oluşumun daha geniş bir bölgesel savunma yapısına dönüşmesi seçeneğini öne çıkaran bir diplomatik manevra. (İttifakın kuruluş aşamasında yer aldığı halde son anda imzasını çektiği söylenen Mısır’ın geri dönmesini Türkiye de istiyor.)
“Ortadoğu’da Mısır’sız savaş olmaz, Suriye’siz barış olmaz” diye, Kissinger’a atfedilen, meşhur bir “tespit” var. Şaka yollu söylenmiş olsa da boş laf sayılmaz. Mekke Paktı’nda ise adı geçen iki ülke de yer almıyor. Bunun jeostratejik anlamda bir gedik oluşturması riski gözden kaçırılamaz.
Ne var ki Ortadoğu söz konusu olduğunda, son dönemlerde üstlendiği roller itibarıyla “İran’sız bir savaş veya barış mümkün mü?” diye sormak daha doğru gibi görünüyor.
