Kirpinin sofrası
Yemek yerken, bel kemiğimize kadar inen yalın bir dürüstlük çöker üzerimize. Çünkü sofraya oturmak, insanın zırhını kapı eşiğinde bıraktığı, dış dünyaya karşı en çıplak ve savunmasız kaldığı andır. Tarih boyunca sofra, yalnızca bedenin açlığını giderme mekânı olmadı; bir topluluğun ortak hafızasını paylaştığı, kahkahaların ve sükûnetin aynı çanağa kaşık salladığı geleneksel bir ritüel alanıydı. Oysa bugün, modern insanın akşam yemeği ritüeli çoğu zaman porselen bir tabağın üzerine düşen o soğuk, mavi telefon ışığıyla aydınlanıyor. Eskinin nefes alan, omuz omuza değen kalabalık masaları, yerini ekran karşısında uyuşturur gibi izlenen, geçiştirilen sessiz çiğneme seslerine bıraktı. Yemek yemek, insanı çoğaltan, muhabbeti artıran bir paylaşım töreninden çıkıp, yalnızlığın üzerini alelacele örtme telaşına dönüştü.
Norman Rockwell’in 1943 tarihli o ikonik Freedom from Want (İhtiyaçtan Özgürlük) tablosunu hatırlayalım. Orada gözümüz masanın ortasındaki devasa hindiye değil, etrafında toplanmış insanların gözgöze gelişiyle ısınan o kalabalık aile sofrasına takılır. O tablo, modern insan için artık nostaljik bir anı bile değil, nesli tükenmiş mitolojik bir masal gibidir. Bugün o büyük, sohbet kokan masaların yerini; tek kişilik mutfak tezgahları, koltuk kenarına tünemiş sehpa tepsileri ve ekran karşısında tüketilen hazır paketler aldı.
Edebiyat ise yalnız sofraların bu hazin dönüşümünü çok daha incelikli bir yerden ifade ediyor. Muriel Barbery’nin Kirpinin Zarafeti romanındaki kapıcı Renée Michel’i düşünün. Renée, dış dünyaya karşı son derece sıradan, hatta cahil diyebileceğimiz ve televizyon karşısında vakit öldüren bir kapıcı rolü oynar; zira elit apartman sakinlerinin önyargılarından korunmanın yolunu böyle bir maske takarak bulmuştur. Ancak kapısını kapatıp kendi küçük dünyasına çekildiğinde, görünmez zırhını bir kenara bırakır. Kendine hazırladığı özenli bir yeşil çay ve kaliteli bir çikolata eşliğinde Tolstoy okur, Kant felsefesine dalar, klasik müzik dinler.
Küçük Paloma’nın onun için söylediği gibi: "Dışarıdan dikenlerle kaplı bir kale gibidir ama içeriden tıpkı bir kirpi gibi son derece zarif, sükûnet dolu ve mahrem bir dünyası vardır."
Renée için tek kişilik o mütevazı sofra, bir ekran gürültüsüyle çabucak geçiştirilecek bir angarya değil; aksine edebi ve felsefi zihnini besleyen, dünyayla sessiz ama son derece nitelikli bir bağ kurma ayini gibidir. Oysa günümüz insanı, Renée’nin o içsel derinliğinden ve sükûnetinden kaçar gibi, tabağıyla kendi arasına derhal dijital bir siper çekiyor. Kendi kirpi zarafetini keşfetmek yerine, kendisiyle baş başa kalmanın ağırlığına katlanamayıp çatalın tabağa vururken çıkardığı o yalnız sese asla tahammül etmeyip, bildirimlerle akıp giden video tempolarıyla bastırmaya çalışıyor.
Bugün tek başına yenen yemeklerde ekran açmak, mide açlığımızdan ziyade, yalnızlığımızın sessizliğiyle yüzleşme korkumuzdan kaynaklanıyor. Tabağımızdaki yemeğin lezzetini, dokusunu ya da kokusunu değil; kendi iç sesimizi duymaktan imtina ederek, dış sesleri kulaklarımızı patlatırcasına dinlemeyi seçiyoruz. Sofradan sohbeti, teması ve ritüeli çıkardığımızda, geriye insanı doyurmaktan uzak, biyolojik yakıt ikmali kalıyor. Tükettiğimiz şey gıda olmaktan çıkıp, gün tüketmek, güne karışmak gibi bir oyalama nesnesine dönüşüyor.
Kim bilir, modern insanın yeniden acıkması gereken şey sadece lezzetli bir akşam yemeği değildir. Asıl ihtiyacımız, bir tabağın karşısında kendi zihnimizin çıplaklığıyla ya da bir başkasının gözleriyle, hiçbir ekran ışığına sığınmadan, olduğu gibi oturabilme cesaretidir.
