Semboller konuşur
Sembollerimizle yaşarız. Küçük gruplaşmalardan başlayarak her topluluk ve hareket sembole ihtiyaç duyar. Kişilerin, ailelerin de sembolleri olur. Çocukluğumdan hatırlarım, hayvancılık edenlerin her birinin bir damgası vardı. Uçsuz bucaksız dağlarda otlayan sürülerden birbirine kaçan, karışan, karıştırılanlar kolaylıkla seçilirdi. Benzerliklerle senin mi benim mi tereddüdü yaşanmasını damgalar önlerdi.
Tarihte damgalar, kabîle ve boy esasına göre şekillenen insan topluluklarında grup kimliğinin sembolüydü. Mesela Kayı Boyu’nun sembolü iki ok ve bir yaydır. Tekelerin sembolü dağ keçisidir. Tabii bunlar basit şekillerdir. Bazıları basitliği içinde stilize edilmiş estetik çizimler halinde de her yerde görünür. Sadece deriye, beze, kılıca, bıçağa, kaba kacağa işlenmez, Orhun Âbideleri dediğimiz Bengü Taşlar’daki gibi taşa da kazılırdı.
DAMGALAR DAMGALAR
Etnoloji-antropoloji ve beşeri alanların her birinden faydalanması gereken sosyolojide temel sayılacak konulardan biri damgalardır. Bizde de çalışan epeyce isim var. Şimdikiler arasından, Prof. Dr. Mustafa Aksoy’u alan çalışmalarıyla özellikle anmak isterim. Eserleri içinde, temiz baskılı, geniş hacimli Tarihin Sessiz Dili Damgalar’ı ayrı bir yere koymak lazımdır. Hoca’nın, Türk damga ve motiflerinin en fazla görüldüğü Tunceli’de Munzur Üniversitesi’nde yıllarca görevde bulunması kültür tarihimiz için talihli bir durumdu. Pek çok makalesine bakılırsa oradan yeni ve hacimli kitaplar çıkacak.
Etnik köken farklılığını göstermek için damgalar belirleyicidir. Mustafa Aksoy’un son dediklerinden anlaşılan şudur: Aralarında derin ayrılıklar ve farklılıklar bulunan Kürt dediğimiz dağlı Kırmanç, Sorani, Gorani aşiretleri tamamen Türk motifleri kullanırlar. Farklı bir damgaları da yoktur. Konumuz bu değil ama yeri geldi söyleyelim: “Kürt arıyorsanız benim” diyen Mustafa Hoca’ya göre, damga ve motiflerden ayrılığa delil bulunması zor görünüyor. Üzerinde konuşulacak bir meseledir. İlim meselesidir. İddia ile olmaz.
Yalnız şunu biliyoruz: Sembollerin etnik damgalar ve motiflerle şekillenen örnekleri köken bilgisi bakımından değerlidir ve değerlendirilir.
“SEMBOLSÜZ YAŞANMAZ”
Dinlerin sembolleri, başta hilal ve haç olmak üzere her alanda yüzlercedir. Milletlerin bayraklarından başlayarak çeşitli sembolleri yanında tarihi dönemeçleri de sembol değerindedir. Devletlerin, yaşadıkları tarihe göre tavır almalarını iyi anlamak lazımdır. O geçmişi tam bilmeseler de genetik yakalarını bırakmaz. Her yerde karşınıza çıkar. Uluslararası toplantılarda bunu kuvvetle hissedersiniz. Bilinçli toplumlarda sembollerine atıflar şaşmaz bir gerekliliktir.
Dinlerinin hatıraları dinsiz yöneticilerce ve tamamen seküler faaliyetlerde bile unutulmaz. 2004 yılında Avrupa Birliği nihai senedinin nasıl imzalandığı önemli bir örnektir. Başbakan Erdoğan’ın da katıldığı törende Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül’e, 1644’te Papa olan X. İnnocent’in heykeli önünde imzalatıldı. X. İnnocent’in öne çıkan özelliği “Türklerin Avrupa’daki Türk varlığını ortadan kaldırmaya and içmesi”ydi.
Düşünebiliyor musunuz, adamlar, “Bu organizasyona katılacaksınız tamam da bu fikrimiz de değişmedi, bilin!” dediler. Türkiye’nin çok dindar yönetenleri Papa heykeli önünde kurulan masada belgeyi keyifle imzaladılar. Bu tarihi sembolün verdiği mesajı anladıklarına dair bir dikkat varsa da görmedik. Bilenler utançla karşıladılar. O zaman da yazdık ve konuştuk. İmzaladığımızla kaldığımız da ayrı bir mesele.
SÜMELA’DA ÂYİN
Son dönemde böyle birçok sembolün gözümüzün içine sokulduğunu acıtmasıyla da hatırlıyoruz. Birisi Sümela Manastırı’nda âyindir. 1922’den beri Sümela’da âyin yapılmıyordu. Türk Devleti 88 yıl boyunca izin vermemişti. 2010 yılında açılımlardan onlar da faydalandı. Bir hristiyan mezhebine göre Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü sayılan 15 Ağustos’ta âyin yapıldı. O günü hristiyanların büyük çoğunluğu başka tarihlerde kutlarlar.
Israrla bu tarihin seçilmesinin önemli bir sebebi daha vardı. 15 Ağustos 1461, Fatih’in Trabzon’u fethettiği gündür. Yani dostlar, biz sembolümüzü çiğnedik ve çiğnettik. Onlar kazandı. Sonra gelen tepkilerle âyin günü değiştirildi.
Âyîni yöneten Patrik Bartalemous, “Bu bölgede yaşayan Rum Ortodoks halkını, ruhanileri anmaya geldiklerini” söyledi. Bu cümlesinde tarihi mirasa sahip çıkma mesajının açık ve kuvvetli vurgusu üzerinde hiçbir yorum yapılmaması, Türk aydın çevreleri ve kamuoyunun bilinç seviyesi hakkında fikir verecek bin bir örnekten biridir.
Batı’da idarî gelenekler değişir, yön veren unsurlar değişmez. Dinle devlet ve milliyet at başı gider. Patrik, bu sözüyle tarihe, en son Fatih’in devirdiği Pontus devlet idealine giden yolu işaret ediyor. Sembollerle verdiği mesaj budur. Siz fırsat verirseniz kilisede diri tuttukları o bilincin gereğini sahada dillendirirler. Problem bizde.
Bu meselelere bakarken “Neye itiraz edeceğiz, haklarıdır” denemez. Anlaşmalarla düzenlenen hak ve özgürlüklere göre bakmak lazımdır. İstiklâl Harbi sonrasında imzalanan Lozan, Lozan’a bağlı düzenlemeler, mübâdele anlaşması hükümleri ve mütekâbiliyet(karşılıklılık) esastır. Batı Trakya Türklerinin kendilerine Türk demeleri engellenirken, kendi müftülerini seçemezken bu jestleri zayıflığınıza ve aptallığınıza yorarlar. Yüklendikçe yüklenirler.
MERYEM ANA EFSANESİNİN BAŞLATTIĞI AÇILIMLAR
Meryem Ana iki yüzyıl önce yol verilen projelerdendir. Ayasluğ(Selçuk)’da Meryem Ana’nın makamı var denmesi ve kabul ettirilmesi 19. yüzyılın başındadır. Onlarca Meryem Ana makamından biri de Selçuk’takidir. Şimdi üç beş turist gelecek diyerek halkı da razı ettiğimiz bir projedir.
Bunlar, genişçe ele alınacak doğrudan-dolaylı tapu çıkarma meseleleridir. Yüz elli yıl öncenin acı hatıraları gözümüzün önündedir. Rumeli Türk ve Müslüman nüfusun birçok yerde çoğunlukta bulunduğu Anadolu’dan daha mamur bölgemizdi. Baştan başa sivil ve dini mimari eserleriyle donatmıştık. Şurada burada kurduğumuz şehirlerin minyatür örnekleri kaldı. Saraybosna’dan Üsküp’e o eserlerin duyurduğu güzellik göz kamaştırıyor. Balkanlarda Yugoslavya dışında kalan ülkelerde Türk eserlerinin neredeyse tamamı yıkılmıştır.
Beş yüz yıla varan hâkimiyetin izleri bir bir silinirken biz bir avuç toprağımızda başka tapular aranmasına hararetle katılıyor, kazıyor ve kazdırıyoruz. Kaybettiğimiz yerlerde ayaktaki eserlerimiz yıkılırken, bizden önceki devirlerin toprak altındaki eserlerini diriltiyoruz.
1988’de Selçuk’taki Saint Jean Kilisesi yeniden yapılırken TRT’de Yaşayan Geçmiş belgeselini çekiyorduk. İsa Bey Camii, tek tük kalmış türbeler aşağıda mahzun mahzun bakarken, Kalenin altında, yamaçta şimdi gördüğünüz o kilise yükseldi.
Topraklarımızdaki her dönemin eserleri bizimdir ve bizimledir. Buna şüphe yok. Biz elbette Batılı şövenler gibi yapmayız. Koruruz. Yalnız, memleketin her yerini kazdırmanın(şu anda 200’e yakın antik kazı var) ve onların verdiği adları öne çıkarmanın, bizim verdiğimiz Türkçe isimleri değersizleştirmenin anlaşılır tarafı yoktur.
Bin yıllık egemenliğimizin eserleri yıkılırken ses çıkarmıyor, toprağın bin yıldan önceki katlarında kalan kalıntıları arıyor, buluyor ve yüceltiyoruz. Bize ait olanları değersiz görmenin aşağı(lık) duygusuna yerleşiyoruz. Sembollerimize sahip çıkmıyoruz. Yanlışlık buradadır.
SON ÇERÇEVEDE SEVR DAMGASINA KADAR
Evet, semboller değerlidir. Örneklerden üç örneği de vererek bitireceğim: 28 Kasım 2025’te İznik’te bir ekümenik âyin düzenlendi. Bir dizi sembol barındırıyordu. Osmanlı Türkiyesinin son zamanlarından beri ısrarla yapılmak istenen bir işti. İmparatorluğumuzun en zayıf dönemlerinde Osmanlı hükumetleri de Cumhuriyet hükûmetleri de izin vermediler. Son iktidarımız da 2025’e kadar bu kararda devam etti. Ne değiştiyse değişti ve 2025 Kasımında izin verdik. Meryem Ana meselesinde olduğu gibi yine halka “Turist gelecek, zengin olacaksınız” dendi ve yol açıldı. Bu köşede etraflıca yazmıştım. (https://www.karar.com/yazarlar/yagmur-tunali/papa-hazretleri-hos-gelmedi-)
Dikkatinizi isterim: Âyin için Papa’nın geldiği 27 Kasım, Haçlı Seferleri’ni başlatan konuşmanın yapıldığı gündür. 1095’te o konuşmayı yapan da bir Papa’dır. Dedim ya Batı’da din baştan beri milliyetle iç içedir. Bizdeki gibi değildir diyerek içinizi acıtmayayım, kilise keskin milliyetçidir. Amerikalı Papa’nın geldiği yıl 2025 de semboldür. Dört İncil’in seçildiği İznik Konsülü’nün toplanışının 1700. yılıdır. Seçime bakar mısınız? Bu açıklığa açıklama gerekir mi?
Semboller havada uçuşuyor. Memleket yangın yeri. Yıl 2014. Suriye’de Aynel Arap İşid’in eline geçmek üzere. Türkiye’de Kobani adıyla gösteriler ve çatışmalar almış başını gidiyor. PKK taraftarları ile Hizbullahçılar birbirine girdi ve 52 kişi öldü. Selahattin Demirtaş, Kobani düşerse ülkeyi kan gölüne çevireceklerini söyledikten sonra beklenmeyen bir hamle geldi. Peşmergeler Türkiye üzerinden Suriye’ye geçecekti. Seçilen gün 29 Ekim’di. Peşmergeler, Cumhuriyet’in ilan edildiği günde, bizim ikramımız lahmacunları yiyerek zılgıtlarla, davul zurnalarla Suriye’ye geçti ve orada Amerika destekli PKK yapılanması iyice yerleşti. Sembolse işte size 29 Ekim sembolü. Bugün olanla bağlantı da açık.
Son PKK Açılımının Çerçeve Kanunu Meclisimizde 10 Ağustos’ta kabul edildi. 10 Ağustos, 1920’de İstanbul işgaldeyken Sevr Andlaşması’nın imzalandığı gündür. Diyarbakırlı Süleyman Nazif’in İstanbul’un işgali karşısında kaleme aldığı o şaheserde söylediği gibi bizim için “Kara Bir Gün”dür. Çerçeve dediler ve körün gözüne o gün Meclis’ten geçirdiler. O gün… Sevr günü.
Daha da anlamıyorsak…
