Şeytan taşlamaktan tavaf yapmaya fırsat bulamıyoruz
Bugünlerde bütün Türkiye’nin fon vurgununu konuşuyor olması normal mi? Bu kadar büyük bir organize soygunun gündemin ilk sırasında olması normal elbette. Ama normal olmayan bu olayın göz göre göre yaşanmış olması aslında.
Denetim mekanizmalarına, özerk kurumlara, özgür basına, bağımsız yargıya sahip bir ülkede böyle bir olayın meydana gelmesi imkansız değil ama bizdeki gibi onca uyarıya rağmen yıllarca devam etmesi -demek ki göz yumulması- düşünülemez herhalde. Bu bakımdan anormal bu olay. Ancak mevcut yönetim sisteminin özellikleri düşünüldüğünde şaşırtıcı da değil maalesef.
Dolayısıyla yalnızca siyaset muhitinde değil, toplumun her kesitinde bu meseleyi konuşmakta olmamız normal olduğu kadar acı bir durum.
Soru şu: Türkiye’nin bugün bunu mu konuşup tartışması gerekirdi?
Aydınlarımızın, bilim insanlarımızın, sanatçılarımızın, hatta gazetecilerin bugün fon vurgununu tartışıyor olması, bundan önce söz gelimi belediye başkanlarının transferlerini konuşması, ondan önce mesela hapse atılan muhalif siyasetçilerin gündemde olması, daha önce Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmaması, daha da önce diyelim ki “faiz mi enflasyonun sebebi enflasyon mu faizin sebebi?” tartışmasını yapmak zorunda kalmamız.
Yani türlü çeşitli tuhaflıklarla meşgul olmamız bu ülkenin hak ettiği bir durum mu?
Bugün tüm dünyada toplum seçkinlerinin, akademisyenlerin, siyasetçilerin, aydınların üzerinde düşünüp tartışarak çözüm aramaları gereken sorunlar belli:
Yapay zeka çalışma hayatını, piyasaları, eğitim sistemini nasıl dönüştürecek?
Sosyal medya çağında giderek büyüyen enformasyon kirliliğiyle mücadele hangi yöntemlerle yapılabilir?
İklim değişikliği, nükleer silahlar, pandemi gibi küresel problemlerin ele alınması için gerekli uluslararası platformlar siyasi etkiden bağımsız şekilde kurulup işletilebilir mi?
Türkiye için bugünlerde “biraz lüks” görünen tartışma konuları.
Üstelik bunlara gelinceye kadar bizim kendi özgün ve özgül, kronik ve acil problemlerimiz de var. İslam coğrafyasının büyük bölümünde olduğu gibi demokratikleşme süreçlerinin önündeki engeller mesela.
Etnik ayrılıkçılık ve mezhep gerilimleri gibi toplumsal fay hatlarının üzerinde inşa edilmesi gereken ortak kimlik politikaları mesela.
Hem devam eden iç göçün hem de mülteci ve sığınmacı akınının kontrol altına alınması ve ilgili nüfusun sosyal entegrasyonunun sağlanması için yapılması gerekenler mesela.
İstanbul başta olmak üzere şehirlerimizi depreme hazırlama konusu mesela.
Katma değer yaratmaya dayalı, yüksek teknoloji odaklı üretim ekonomisine yönelmek mesela.
Diploma vermeye değil meslek edindirmeye yönelik eğitim sistemi ihtiyacı mesela.
Bugün hâlâ hiç utanç verici şekilde problem diye söz ettiğimiz kız çocuklarının eğitimi mesela. Kadınların iş hayatında, sokakta, camide, siyasette eşit temsilini sağlama hedefi mesela…
Bunları konuşabiliyor muyuz? Aslına bakarsanız, bu konuların veya bunlara benzer konuların yoğun biçimde konuşulup tartışıldığı dönemler olmadı değil. Söz gelimi 80’li, 90’lı yılların kaotik atmosferinde bile gazetelerde, dergilerde, TV kanallarında, hatta kalabalık izleyicilere hitap eden konferanslarda, panellerde ülkenin hayati problemleri hakkında fikirlerini kamuoyu ile paylaşıyordu her görüşten aydınlarımız. Yaşı müsait olanlar hatırlıyordur.
2000’li yıllarda da bu sorunların entelektüel ve akademik çevrelerde olduğu kadar kamusal mecralarda da masaya yatırılıp çözüm yollarının konuşulup tartışılmasına şahitlik ettik.
Bugünlerde ise bunları pek konuşamıyoruz. Çünkü bu konulara sıra gelmiyor.
Çok sıkıntılı dönemler yaşandı bu ülkede. Ne var ki günlük siyasetin bu derecede zihinleri esir aldığı, hükümet uygulamalarından başka hiçbir şeyin gündemde yer bulamadığı, yetmezmiş gibi kutuplaşmanın da bu kadar derinden hissedildiği bir dönem olmadı.
Böylesi bir ortamda asıl meseleler ister istemez gündem dışı kalıyor. “Şeytan taşlamaktan tavaf yapmaya fırsat bulamamak” diye tarif etmiş bu tür durumları atalarımız.
Şimdiki durumumuz da tam olarak bu.
