Yanlışlar değil ‘mantıksız yanlışlar’ kaygı veriyor
Yalnızca muhalif kesimlerde değil, iktidarı destekleyenler arasında da rahatsızlık uyandıran işler iyice arttı son zamanlarda.
Üsküdar Belediyesi’nin “kazanılması” yolunda yapılanlar mesela…
Çözüm Sürecinde “İyi ama neden?” dedirten tutarsızlıklar mesela…
Yerine göre ekonomide, dış politikada, tarımda, eğitimde vs. yapılan çelişkili işler mesela…
Bütün bu işler ya yanlış ya kötü ya da gereksiz görülüyor ama bunların bir kısmı da ayrıca “mantıksız” bulunuyor. Bir yere oturtulamıyor. Özellikle buraya dikkat etmek lazım. Yanlışın bile bir mantığını arıyor insan zihni.
Çünkü beynimiz, evrim psikologlarına göre hayatta kalabilmemiz için her olayın arkasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak üzere programlanmıştır. Bundan dolayı da bir yanlışın “tamamen sebepsiz” olduğunu kabul etmek zihni yorar. “Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.”
En eski atalarımız açısından, diyor evrim psikologları, çalıları hışırdatan şeyin rüzgar mı yoksa yırtıcı bir hayvan mı olduğunu ayırt edememek insanın hayatına mal olacak kadar ciddi bir risk oluşturabilirdi.
Böyle bir durumda bu iki ihtimalden hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğundan önce hangisinin maliyetini göze alabileceğiniz önem taşır. Onun için karşılarına bir aslanın veya kaplanın çıkma ihtimali söz konusu ise yanılmış olmayı göze almak zorundaydı atalarımız.
(Bkz. https://michaelshermer.com/sciam-columns/patternicity/)
Mantıklı bir yanılgıdır bu. Mantığı olan bir yanlıştır. Ne de olsa birtakım olaylar veya olgular arasında yanlış bile olsa bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak hiç kurmamaktan daha avantajlıdır.
(Nitekim, “aralarında hiçbir bağlantı olmayan verilerden anlamlı sonuçlar çıkarma eğilimi” diye tanımlanan apofeni rahatsızlığı aynı zamanda yaratıcı düşünme ve stratejik karar alma becerisinin göstergesi. Aslında en eski atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan bir savunma ve adaptasyon mekanizması bu. Ancak duruma göre iki tarafı da kesebilen bir kılıç. Düpedüz paranoya, şizofreni gibi zihinsel hastalıklara veya “büyük resmi görme” merakıyla komplo teorileri bağımlılığına yol açması tehlikesi var.)
Bugün de belirli bir amaç doğrultusunda yapılan yanlışı insan zihni tolere edebiliyor ama herhangi bir mantıklı açıklaması bulunamayan işler kaygı uyandırıyor. Zaten bunu çok net görüyoruz etrafa şöyle bir baktığımızda… Birçok kişi için mesele yanlışın yanlış olması değil, mantıklı bir açıklamasının olmaması.
İşte bu çerçevede kimileri “yanlışa sahip çıktığına değecek bir kazanç” ufukta görünmüyorsa o yanlışa sahip çıkmıyorlar.
Demek ki bir yanlışa bilerek sahip çıkmanın, yani -kibar ifadeyle- ahlakı paranteze almanın bile bir mantığa dayanma ihtiyacı var.
Eskiden bu tür konular açıldığında sıkça söylenip tekrarlanan oyunlu bir söz vardı, “Kem âlât ile kemâlât olmaz” diye... (Aslı galiba şairi belirsiz olan “Tahsil-i kemâlât kem âlât ile olmaz” dizesi.) Ahlak dışı yollarla erdemli işler yapılmaz demek.
Bu sözün zihinlerde yalnızca ahlaki bakımdan değil, pragmatist açıdan da geçerliliği var aslında.
Yani “kem âlât” derken yanlış yöntemle doğru sonuca ulaşılmaz da demiş oluyoruz. Yapılan işte tutarlı bir sebep-sonuç ilişkisi arıyoruz. Çünkü bunun bize zarar değil, fayda getireceğinden emin olmak istiyoruz.
İnsan zihni hâlâ tam olarak keşfedilmemiş bir kıta.
