Yeter ki muktedir olduğun anlaşılsın
Dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum, ülkeyi yöneten siyasi kadrolar son zamanlarda -nasıl söylenir- biraz fazla “rahat” görünüyorlar. “Millet ne der” diye bir çekingenlik, bir utangaçlık yok tavırlarında.
Eskiden “siyaseten mecbur kaldıkları” bir işi en azından göğüslerini gere gere yapmazlardı. Hatta bu “siyaseten mecbur kalınan” işler, mümkün olduğunca kapalı kapılar ardında yapılmaya çalışılırdı. Artık hiçbir şey gizli kapaklı yapılmıyor. Üstü örtülmeden, etrafından dolanılmadan, milletin gözünün içine baka baka yapılıyor.
En güncel örnek: Biliyorsunuz, yasal zorunluluk olarak, memur ve emekli maaşlarına yılda iki kere enflasyon oranlarına göre artış yapılması gerekiyor. Ocak ve temmuz aylarında bir önceki ayın enflasyon verisi esas alınarak belirleniyor zamlar. Ancak ne hikmetse her yıl aralık ve haziran aylarının enflasyonu olağanüstü derecede düşük çıkıyor. Maaş zammı oranları belirlendikten sonra enflasyon oranları da yeniden eskiye dönüyor!
Yılda iki kere izliyoruz bu tiyatroyu, hiçbir ayrıntısı değişmeden. “Geçen sefer çok dikkat çekti, kör gözüne parmağım yine aynı şeyi yapmayalım, bu sefer başka türlü bir şey yapalım” demiyorlar. İlginç değil mi?
Başka bir güncel örnek: Hakkında yolsuzluk suçlaması ortaya atılan belediye başkanı iktidar partisine transfer olursa bütün suçlamalar bir anda düşüyor, kendi partisinde kalacak olursa görevden alınıp hapse atılıyor.
Göz göre göre yapılıyor yine bu iş de. Buna yönelik eleştirilere, ayıplamalara cevaben “Ne alakası var ya!” bile demiyorlar. Eskiden olsa hiç değilse bunu derlerdi.
Galiba muktedir olduklarını göstermeyi artık daha fazla önemsiyorlar.
İktidar sahipleri “gerçekten muktedir” olduklarını ne zaman insanların gözüne sokma ihtiyacı duyarlar? Galiba iktidarları hakkında kuşku oluşmasından endişe duyduklarında. Belki de bizzat kendileri bu endişeye kapıldıklarında.
Bizim mevcut iktidarın “dobralığı” da bundan olabilir.
Yalnızca iktidar makamında olmadıklarını, aynı zamanda gerçekten muktedir olduklarını hem içeriye hem dışarıya gösterme gereği duyuyor olabilirler.
Dışarıya derken, bugün Ankara’da başlayacak olan NATO zirvesi için görülmemiş bir “temizlik” seferberliği sürdürülüyor. “Protesto gösterisi yapabileceği düşünülen” kişiler teker teker içeriye alınıyor. İçeri alınanlar arasında tanınmış aydınlar, yazarlar, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri, hatta görevi gelişmeleri izlemek olan gazeteciler de var.
Oysa bütün dünyada böylesi organizasyonların ayrılmaz bir parçası protesto gösterileridir. G-7 veya G-20 zirveleri hangi ülkede yapılsa bunu görürsünüz.
Kendi adıma, Türkiye’nin milli stratejik çıkarlarının bugün ancak NATO şemsiyesi altında bulunmakla temin edilebileceğini düşünüyorum. Hatta, bence NATO üyesi ülkelerden kaynaklanabilecek tehditler karşısında da en önemli güvencemiz yine NATO üyeliğimizdir.
Bugünlerde yeniden şekillenmesi gündemde olan bu ittifakın kritik zirve toplantısının 22 yıl sonra yeniden Türkiye’de gerçekleşiyor olması bir imkan olarak değerlendirilmeli. Atlantik İttifakı içinde özerk bir Avrupa NATO’su oluşturma hazırlıkları ve planlamaları içinde Türkiye’nin üstlenmesi gereken rol en önemli konu bizim için. Ne var ki ülke gündeminde NATO denildiği zaman tartışılan meseleler bunlar değil, 22 yıl önce ev sahipliğini yaptığımız zirve sırasında kimsenin aklına gelmemiş olan tuhaf birtakım “tedbirlerin” bugün telaş içinde uygulamaya sokulması.
Zirve sırasında, bütün dünyada olduğu gibi Ankara’da da diyelim 15-20 kişi Kızılay Meydanında veya başka bir yerde toplanıp Trump’ın İsrail ile birlikte Gazze’de ve İran’da yaptıklarını protesto etse bundan Türkiye zarar mı görür?
Yoksa, tam aksine, bütün gelişmiş ülkelerdeki gibi bir sivil topluma sahip olduğunun görülmesi ülkemize puan mı kazandırır?
Eğer bu eylemlerde birtakım aşırılıklar veya provokasyonlar gerçekleşecek olursa güvenlik güçleri müdahale edip gereğini yapacaktır nasıl olsa. “Potansiyel protestocuları” yakalayıp gözaltında tutarak ortalığı süt liman etme gayreti gereksiz bir gayret.
Öte yandan, pragmatik bir gözle bakılacak olursa, protesto gösterileri aslında siyasi iktidarların elini güçlendiren asetlerdir. “Kamuoyumuz size karşı ama biz yine de milli çıkarlarımız doğrultusunda sizinle iş birliği yapmaya çalışıyoruz” deme imkanı verir. (Siyasi görüş açıklamanın temel bir vatandaşlık hakkı olduğundan bahsetmiyorum bile, hiç değilse olayın pragmatik boyutuna bakın diyorum.)
Gelgelelim bizimkiler kendi toplumlarını mutlak bir sessizlik içinde görmek ve göstermek arzusundalar. Herhalde muktedir olduklarını “dosta, düşmana” kanıtlama arzusu geri kalan her şeye baskın geliyor burada.
“Dost” olarak ise özellikle Trump’a başka yerde bulamayacağı bir misafirperverlik örneği sergilemek istiyorlar. Çünkü bugün Trump hangi NATO ülkesine gitse orada en başta Filistin yanlısı grupların tepkisiyle karşılaşır. O ülkelerin parlamentolarında da birileri çıkıp tatsız tuzsuz laflar edebilirler.
Neyse ki bu süreçte bizim meclis tatile çıktı da o çatı altında sergilenebilecek tepkilerin kurumsal/resmi tepki gibi anlaşılmasının önüne geçildi. Böylece söz gelimi Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da mümkün olan Türkiye’de mümkün olmayacak.
Bütün bu “tedbir”ler yoluyla sağlanan tuhaf sessizliğin içeride de dışarıda da “Hâlâ gücün sahibi biziz” hatırlatması olarak görüleceğinden kuşku yok. Ancak böyle bir mesaj vermeye niye ihtiyaç duyulduğu hususunun arzu edilen şekilde yorumlanacağından fazla emin olmamak gerekir.
