“Ankara’da güçlü olan bir Kürtlük”
SDG’nin tasfiyesi ve 30 Ocak anlaşması ile Suriyeli Kürtlerle Şam arasında anlaşmayla belirlenmiş yeni bir çerçevenin oluşması etkileri Suriye’yi aşacak mesajlar içeriyor.
Jeopolitik bir illüzyondan siyasi bir mite oradan da derin bir mağlubiyet hissine dönüşen “Rojava” bağlamında yaşanan süreç birbiri ile eş zamanlı iki dinamik oluşturdu. Birincisi farklı coğrafyalara/ülkelere dağılmış Kürtler arasındaki etkileşim. Kasım ayında Duhok’ta düzenlenen Orta Doğu Barış ve Güvenlik Forumu’nda daha görünür hale gelen bu etkileşim Şam’ın SDG/YPG’ye karşı gerçekleştirdiği askeri operasyon sırasında somut yansımalara evrildi.
Temelde dört ülke ve Avrupa başta olmak üzere farklı coğrafyalardaki Kürtler birbirlerinin siyasal, sosyal ve güvenlik durumlarına karşı artık daha duyarlı bir noktaya gelmiş durumda. Duhok’ta aynı anda Irak, Suriye ve Türkiye’deki Kürtleri temsil kabiliyeti olan isimler bir arada ortak mesajlar vermişlerdi. Geç milliyetçilik söylemlerine altının dolu olmadığı iki ay içinde ortaya çıkan bir özgüvenin eşlik ettiği psikoloji Suriye’deki alan kaybına rağmen geçerliliğini koruyor. Avrupa başkentlerindeki protestolardan Mesut Barzani’nin Mazlum Abdi’yi yanına alarak Amerikalılarla Suriye’yi konuşmasına kadar birçok işareti görülen bu dinamik bundan sonra da kendisini hissettirecektir.
Bu etkileşim biraz geç de olsa demografik verilerin ve siyasal geçmişin doğal bir sonucu. Bunun bizatihi kendisini bir tehdit olarak kodlamak doğru da değil meşru da. Fakat doğal etkileşimin sürecin ikinci çıktısını zora sokma ihtimali de var.
Yaşananların ikinci sonucu ise Kürtlerin bulundukları ülkelerin başkentlerinde güçlü oldukları ölçüde kendi haklarını ve varlıklarını daha doğrudan savunabileceklerinin ve sonuç alabileceklerinin görülmesi. SDG bunu bir yıl önce yapabilirdi. Yapsaydı daha avantajlı ve başı dik bir şekilde yeni Suriye’nin kurucu aktörü olabilirdi. Taktik sınırlarını aşan stratejik yanlış okumalarla gelinen nokta yine de kötü değil. Şimdi 30 Mart anlaşması Şam ve Ankara hükümetleri ile Kürt aktörler tarafından “makul ve makbul” bir yere oturuyor.
Seçim sistemi, gelir paylaşımı ve bütçe uygulamaları üzerinden sorunlar devam etse de Irak’ta Kürtler ile Bağdat arasında bir statüko var. Suriye’de de yeni bir dönem başlıyor. Türkiye’de de daha istikrarlı ve tarafları tatmin edecek bir çerçevenin oluşması için Bahçeli’nin başlattığı süreç bir fırsat sunuyor.
Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun da, Medyascope’ta "Kürt siyasetinin yönü, Kürt toplumunun yüzü bugünden itibaren Ankara'ya daha fazlasıyla dönük olmak durumunda. Yaşanan kırılmalar yeni bir siyasal stratejiyi değil daha önce söylenen şeyi daha güçlü söylemeyi elzem hale getiriyor. Onun için Ankara ile barışık bir Kürtlük, Ankara'da güçlü olan bir Kürtlük artık daha elzem bir durumda." sözleri ile bu ikinci dinamiğin Türkiye ayağının altını çizdi. Girasun’un sözlerini “Dem Parti’ye ders” diye kodlayanlar kendisinin iktidarın Kürt siyaseti ve Selahattin Demirtaş hakkındaki değerlendirmelerini de aynı ciddiyetle okurlarsa fotoğraf daha yerli yerine oturur.
Eğer Türkiye’deki Kürt siyasal aktörler tam da bu ihtiyacın ve aslında mecburiyetin görünür ve gerçekleşmesinin mümkün olduğu bir zamanda “100 yıllık kölelik dayatmasına karşı 100 yıllık özgürlük kazandıracak Kürt ulusal birliğini sağlama zamanıdır.” benzeri sloganlarla ilerlemeye çalışırlarsa sonuç almaları zor olacaktır.
Bu bütünlüğün sahici bir içselleştirmeyle gerçekleşmesi gerekiyor. Azınlık mantığı ile, ötekileştirilmiş bir kimliğin taşıyıcısı olarak ve benzerliklerin değil her fırsatta farklılıkların altını çizerek başarılması mümkün değil. Bunun adı asimilasyon değil. Aksine tam da bu yol ile Kürtler gerek dillerinin gerek kimliklerinin tanınması konusunda bir kaldıraç elde edebilirler. O kaldıracın yolu ise sadece Kürt meselesinde değil ekonomiden sağlığa ve dış politikaya kadar her konuda söz söylemekten, bu sözü de sadece Kürt meselesine indirgemeden ve örgüt dilinden bağımsız kurgulamaktan geçiyor.
PKK aklının kaybettirdikleri ile yüzleşemeyen, PKK olmasa da olması mümkün “kazanımların” neye mal olduğunu konuşmak istemeyen bir tutumun bu geniş okumayı yapması da kolay değil.
Türkiye Kürtleri Ankara ile ilişkilerini Şam-Kürtler bağlamından, Irak Kürtleri Bağdat’la ilişkilerini Ankara-Kürt geriliminden bağımsız ya da mümkün olduğu ölçüde özerk olarak inşa edemezlerse her ülkenin Kürtlerle diyalogu başka ülkelerin dinamikleri tarafından esir alınacaktır. Bu da birikimsel olarak tüm ülkelerdeki Kürtlerin pozisyonlarını birbirilerinden bağımsız geliştirmesini imkânsız hale getirecektir.
Kürtlerin Ankara’da daha güçlü olmalarına gidecek yolun ise sadece Kürtlere “ne yapmaları gerektiğini söyleyerek” ve onlara “parmak sallayarak” açılması mümkün değil.
Tam da burada sorunun diğer boyutu gündeme geliyor. Peki Türkiye Ankara’da güçlü bir Kürtlük ile yaşamaya hazır mı? İlkinden daha kolay olmayan ve daha çok aktörlü bu soruyu ayrıca ele almak gerek.
