Rövanş ülkesinin rövanş üniversitesi

''Güç, insanın karakterini ortaya çıkarır” sözü sık tekrarlanır. Bence eksik bir tespit. Güç karakteri ortaya çıkardığı gibi hafızayı da dönüştürür. Dün hangi cümleden incindiğinizi, hangi kapıların yüzünüze kapandığını, hangi bakışın sizi yaraladığını yavaş yavaş unutturur. Sonra bir gün dönüp bakarsınız yıllarca itiraz ettiğiniz dili konuşmaya başlamışsınız. O dil artık size yabancı gelmez. Çünkü aslında iktidarın büyük mahareti insanı güç sahibi yapmasından ziyade gücün psikolojisini -fark ettirmeden- normalleştirmesidir.

Nietzsche buna “hınç ahlâkı” diyor. Hınç, öfkenin uzun sürmüş hali midir? Bilemiyorum. İnsan, kendisine yapılan haksızlığı aşamazsa veyahut adalet fikrine dönüştüremezse, içinde biriktirir. Güce kavuştuğunda da hukuk inşa etmek yerine rolleri değiştirir. En klişe kullandığımız yorumuyla dün mağdur olan, bugün muktedirdir. Dün kendisine yapılanı bugün başkasına yaparken bunu intikam olarak da görmez görmediği gibi hak ettiğine inandığı bir düzeltme hareketi sayar. İşte Hınç ahlakının en tehlikeli tarafı budur: İntikamını dahi adalet zanneder.

Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına dönüp baktığımda beni en çok düşündüren mesele tam da bu.

Muhafazakâr siyasetin iktidara gelme sistemini sadece seçim kazanmak olarak göremeyiz. Aynı zamanda bagajda ahlâkî iddialar da vardı. Devlet, vatandaşla kurduğu ilişkiyi değiştireceğini söyledi. Güç sahiplerinin buyurgan tonuna, toplum mühendisliğine, ideolojik vesayete, tepeden bakan bürokratik dile itiraz edildi ve insanlar bu vaade inanarak yöneldi.

O günleri dışarıdan izleyenlerden değiliz. 28 Şubat’ın insanın yalnızca eğitimi, mesleği ya da geleceği kadar haysiyet duygusunu da hedef alan iklimini yaşamış bir kuşağın içinden, bizzat öznesi olarak geliyorum. Bu yüzden geçmişin açtığı yaraların küçümsenmesini de o yaraların siyasetin bitmeyen meşruiyet kaynağına dönüştürülmesini de doğru bulmadığımı defalarca yeniledim. Mağduriyet, insana başkalarına benzememe sorumluluğu yükler, başkalarına benzeme ruhsatı vermez. Hafızanın ahlâkî değeri de burada ortaya çıkar ki hatırlamak en çok da maruz kaldığın yöntemi iktidar eline geçtiğinde başkasına uygulamamak içindir. Geçmiş, rövanşın değil, iradenin sınandığı yerdir.

1999 yılında Merve Kavakçı yemin etmek üzere kürsüye çıktığında Bülent Ecevit “Burası devlete meydan okunacak yer değildir.” demişti. O cümle yıllarca hafızamızda kaldı. Çünkü orada devlet adına konuşmanın verdiği rahatlık olduğu kadar kurumu kendi şahsında temsil ettiğine inanan bir zihniyet vardı. Vatandaşla iktidar arasındaki ilişkiyi güç üzerinden kuran bir ton vardı.

Aradan 27 yıl geçti. Türkiye değişti. İktidar değişti. Devletin kadroları değişti.

Fakat çıkan ses tam anlamıyla değişebildi mi?

Boğaziçi Üniversitesi mezuniyet töreninde yaşanan görüntüler üzerinde bir hayli yazdık, çizdik. Tartışmanın ana ekseni “paraşüt akademisyen” metaforu üzerinden dönse de yazmaya değer gördüğüm yer bu kısım olmadı.

Bir öğrencinin, diplomasını aldığı hocayla aynı fotoğrafa girmek istememesi elbette bir tercih -ben olsam yapmam- fakat akademisyenin öğrencinin geçip gitmesine izin vermeyerek töreni sembolik bir otorite gösterisine çevirmesi de üniversite vakarına yakışmaz. Ayrıca görüntüde öğrencinin tavrı kadar hocanın beden dili de enteresandı. Enteresandı çünkğ insan o rahatlığı yalnızca kendine güvenerek gösteremez, arkasında daha büyük bir güç hissettiğinde de gösterir. İktidarın ilk değiştirdiği yer de insanın bedenidir. Önce ses tonu değişir, sonra bakış, sonra elin uzanma biçimi…

İzlediklerimiz yıllar önce eleştirdiğimiz devlet refleksini hatırlattı. Aynı insanlar olduğu için değil, aynı ideoloji olduğu için de değil; Aynı psikoloji yeniden üretildiği için...

Anlıyoruz ki Türkiye’de sorun sanılanın aksine aktörlerin değişmesi değil, devlet ve kurumlar adına konuşma üslubunun değişmemesidir. Dün muhafazakârlar “kuruma meydan okumakla” suçlanıyordu, bugün benzer cümleler başka insanlara yöneliyor. Devlet adına konuşan ağızlar değişiyor devlet adına konuşmanın verdiği özgüven değişmiyor. İnsan kendisini kurumun yerine koymaya başladığı anda, kuruma yönelen her itirazı şahsına yönelmiş sayıyor. İşte otoriterliğin tohumu tam burada filizlenir.

Muhafazakâr siyasetin devasa başarısı iktidara gelmesi olmadı fakat imtihanı iktidarda kalması oldu. Çünkü gördük ve tecrübe ettik ki iktidarda kalmak, zamanla devletin alışkanlıklarını da miras almak anlamına geliyor. Bir süre sonra devlet sizi yönetmeye başlıyor. Bir zamanlar değiştirmek istediğiniz ton, sizin ses tonunuza dönüşüyor.

Ne hazin. Bu hareketin büyük vaadi daha fazla muhafazakâr bürokrat, akademisyen, memur, görevli yetiştirmek, yerleştirmek olmamalıydı. Devletin o makus, otoriter dilini değiştirmek daha anlamlıydı. Bugün dönüp baktığımda kaygım ve üzüntüm işte burada başlıyor. Muhafazakârlar devleti büyük ölçüde dönüştürdü fakat devletin dili de muhafazakârları dönüştürdü.

Belki de bu yüzden Boğaziçi’nde yaşanan tartışmayı yalnızca bir üniversite polemiği olarak göremiyorum. O görüntü bana Türkiye’nin son yılllarını anlatıyor. Güç değişmişti. Roller değişmişti. Fakat zihniyet, eski alışkanlıklarını yeni sahipleriyle sürdürüyordu.

Varlık sebebini tüketen hal ne hazin bir haldir. Umarız ki bu yollardan dönülür.

YORUMLAR (2)
2 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.