Murat’ın bıldırcınları, Bomonti’nin dumancıları

Dışı var içi yok, dayak yer suçu yok. Hadi, bilim bakalım, nedir? Ben söyleyeyim, futbol topu. Madem söze futbolun topundan başladık, Fenerbahçe’yi anmadan olmaz. ‘68-’69 sezonu bizim için bir hayâl kırıklığıydı, otuz beş puanla dördüncü sırada kalmıştık. ‘69-’70 sezonu öyle olmayacak gibiyse de, 2 Kasım’a kadarki ikisi deplasmanda beş maçı radyodan bile dinlemedim. Belki de kendimce totem yapıyordum, sonra dayanamayıp radyo başına geçtim. 2 Kasım’da Mersin İdman Yurdu ile 1-1 berâbere kaldık, 9 Kasım’da Göztepe’yi Zeki’nin golüyle 1-0 geçtik, 23 Kasım’da Ankaragücü kalesinin filelerini aynı skorla Abdullah havalandırdı, 30 Kasım’da ise Altınordu’yu Selim’in ve Ercan’ın golleriyle 2-0 yendik.

Bana sorarsanız, kaledeki Datcu ve onun önünde Yılmaz hepimize güven veriyordu derim. Aklımda yanlış kalmadıysa, Datcu ‘69-’70 sezonunda otuz maçta sadece altı gol yemişti. Yirmi beş sene kadar sonra bu Datcu ile Bodrum otobüsünde yan yana oturup sabaha kadar Fenerbahçe sohbeti yapacaktık. Türk vatandaşlığına geçtiğinden, artık İlie Datcu değil İlyas Datça’ydı. Datcu’nun yedeği Yavuz’du, savunmada Şükrü, Nunweiler, Ercan, Yılmaz, Numan, Levent, Serkan ve Selim müthişti. Orta sahada Yaşar, Ziya, Can, Fuat, Nedim ve Çetin vardı. Forvete ise Ogün, Zeki, Abdullah ve Tacettin yazılıyordu. Merâklısına söyleyeyim, sezonu kırk dört puanla lider bitirecektik. On yedi galibiyet, on berâberlik ve üç yenilgi. Şimdi ipi bağladım sıpaya, uçtu gitti Brezilya’ya. Efendim, 20 Kasım’da Pele bininci golünü attı, onun bir fotoğrafını gazeteden kesip odamın duvarına yapıştırdığım için de babamdan fırça yedim.

Rusların Soyuz’una karşı Amerikalılardan beklediğim yanıt 14 Kasım’de geldi. NASA aya Apollo 12’yi fırlattı. Uzay aracında Charles Conrad, Richard F. Gordon ve Alan L. Bean bulunuyordu. Conrad ve Bean ayda yürüdüler, hatta 21 Kasım günlü Cumhuriyet gazetesinin baş sayfasındaki “Conrad ayda düştü” manşeti gözlerimin önünde. Dünyayı Soyuz ve Apolla yarışıyla uyutanlar, Kasım ayında nükleer denemelerini gerçekleştirdiler. Amerikalılar 21 Kasım’da Nevada’da, Ruslar ise 30 Kasım’da Semipalatinsk’te bombaları patlatmışlardı. Günlerce bu Semipalatinsk’i nereden bildiğime kafa yormuş, sonunda da bulmuştum. Mamutlar hakkındaki bir ansiklopedi maddesinde ‘38’de Semipalatinsk’te mamut iskeletlerinin bulunduğundan bahsediliyordu.

Ben film eleştirilerini takip etmeye Milliyet gazetesinde Tuncan Okan ile başladım. Ondan okuduğum ilk eleştiri de Richard Brooks’un “Yaralı Kadın” filmi hakkındaydı. 16 Kasım olmalıydı, Tuncan Okan film getirticilerine köpürüyordu. Bir de solculuk yüzünden James Bond filmlerine sövme modası yeni başlamıştı. Oysa, ben James Bond’a bayılıyordum. Fitaş Filmcilik de 2 Kasım’da Bond’un “İnsan İki Kere Yaşar” serüvenini gösterime sokmuştu. Bu film Kadıköyü’ne geçmeden önce Fitaş’ta, Yeni Melek’te, Site’de ve Şafak’ta oynatıldı. Ben Fitaş’ta iki günde üç defa seyrettim. Aynı hafta Yeni Ar’da oynayan “Kartal Yuvası” filminde aklım kalmıştı ama onu ancak ‘70 yazında Suâdiye’deki yazlık Can Sineması’nda seyredebilecektim. Atlas’taki Kirk Douglas’ın “Tatlı Ölüm”, Site’deki Robert Ryan’ın “Ölü veya Diri” filmlerini ise maalesef kaçırdım.

Benim çocukluğumda “Kayıp Kız Ayla” olayı vardı, ‘61 yılının 9 Ekim’inde Bahçelievler semtinde oturan Özakar ailesinin altı yaşındaki kızları bisküvi almak için evlerinin yakınındaki bakkala gitmiş, onu bir daha da gören olmamıştı. Bizi hep Ayla ile korkuturlardı. Bu defa da Milliyet gazetesinde “Kayıp Kız Gönül” ilanları çıkıyordu. Gönül Türkmen on üç yıl önce on üç yaşındayken Ankara’da kaybolmuş, aramalara rağmen bulunamamıştı. Yıllar sonra “Kayıp Kız Gönül” ilanı aklıma gelince, Bâyezîd Kütüphânesi’ndeki üç dört gazetenin arşivlerini karıştırmış, ancak Gönül Türkmen ile ilgili bir habere rastlayamıştım. Bu yaşıma geldim, hâlâ Gönül Türkmen’in ve Ayla Özakar’ın başlarına gelenleri merâk edip duruyorum. Bir de köylerde kız çocuklarını ayı kaçırır diye ıssız mahallere göndermezlerdi.. Yalan değildi, benim aklımda kalanlar, ‘52’de Çölemerik’in Karain mevkiinde on dört yaşındaki Hatice’yi, ‘55’te Gündoğdu’nun Kaynar köyünden sekiz yaşındaki Gülsüm’ü ve ‘56’da ise Alucra’nın Tohumluk köyünden on iki yaşındaki Fatma’yı ayıların kaçırmasıdır. Ayıların evli kadınlara âşık olup onları dağa kaldırması da sayfalar doldurur. Samsun’da çâresiz âşkı yüzünden kendisini bir trenin önüne atıp intihâr eden ve Kastamonu’da âşık olduğu fâhişeyi kerhâneden kaçıran kocaoğlanları dinlediğimi buraya not düşüp, faslımıza kırmızı nokta koyayım.

Efendim, bu hafta sizi ‘69’un Kasım ayındaki Bahariye Caddesi’nde dolaştırayım. Süreyya, Süreyya Cep veya Reks sinemalarından birine mi bilet kestirdim, önce Beşer Pasajı’ndaki Petek Büfe’de “Artist” tıkınmam şarttı. Petek Büfe ‘56’da açılmış, daracık bir mekândı, Mehmet ağabeye yarım ekmek arasına “Artist”, onun yanına da buz gibi bir Pepsi-Cola söylediniz mi parmaklarınızı yerdiniz. Petek Büfe’nin “Artist” spesiyalitesi, salçalı suda haşlanmış sosisi, bol Amerikan salatasını ve kütür kütür Çengelköyü hıyarı turşusunu bol salça sosuyla hafifçe ıslatılmış ekmek arasına koyup servis etmesiydi. Ama, bugünkü Petek Büfe ile Mehmet Es’in açtığı Petek Büfe aynı şey değildir, oğlu Serdar’ın da şimdi eski yerinden yirmi beş metre kadar aşağı köşedeki Petek Büfe’yi devredeli epey oluyor. Petek Büfe aslında okul kıran öğrencilerin karınlarını doyurdukları yerdi, çaylarını ise Murat’ta içerlerdi. Biraz fazla parası olan elli adım ilerideki Çömce Kebap’a da gidebilirdi. Okul kırmak deyince, Petek Büfe’nin altındaki Murat ve Saray nuhallebicilerini ıskalamamam gerekiyor. Özellikle de Murat’ın asma katında Kadıköy Kız Lisesi’nin bıldırcınlarından yer bulmak pek mümkün değildi. Benim oraya takılmam İstanbul Hukuk’a girdiğim yıldadır, hemen her gün asma kata Moda Kız Enstitüsü’nden zeytin yeşili gözlü bir fıstık için müşteri yazılmıştım. Kızda bir balkon vardı ki, sormayın, karşılığını ancak cılıktır dikilmez, baş aşağıdır dökülmez, kudrettendir suyu, bunu kimse bilmez bilmecesinde bulursunuz.

Bahariye’de ‘60’larda ve ‘70’lerde doktor muayenehâneleri niçin fazlaydı, aklıma yatan bir açıklamasını bugüne kadar hiç dinlemedim, ‘80’lerde ise onların yerlerini avukat büroları alacaktı. Bahariye’de ‘69’da bile kadın doktoru dendi mi Mahmut Ata Bayata konuşulurdu, oysa adamın iki yıl önce vefât ettiğini herkes biliyordu. Şifa’daki Özel Moda Koleji binâsı da vaktiyle onun özel kliniğiymiş. Binânın kapı numarası çok değişmiştir, önce 15’ti, sonra 31 oldu, şimdilerdeyse 25 diye biliyorum. Mahmut Ata Bayata aslında edebiyatımıza da girmiş bir isimdir, Turan Aziz Beler’in “Türedi Ailesi” isimli romanındaki karakterlerdendir. Turan Aziz bu roman yüzünden çok kişiyle mahkemelik olmuştu. Sonunda iki sene üç ay hapis cezasına da mahkûm olup Paşakapısı’nda yattı. Mahmut Ata deyip geçmeyelim, adamın yaşadığı bir hâdiseyi yakınlarda Koç ailesinin büyüğü fıkra gibi naklettiğinden, maalesef Rahmi Bey’in başına gelmeyen kalmayacaktır.

Mahmut Ata’nın karşısındaki Hasan Fehmi Bey’in köşkünde ise bir ara sürgündeki Troçki oturmuş. Hasan Fehmi Bey’in köşkünden kalan ağaçlıklı metrûk bahçeyi ise ‘60’larda ve ‘70’lerde Bomonti Çay Bahçesi’ne takılan kaçak dumancılar ziyâret ederlerdi. Bomonti Çay Bahçesi’ni hep sevmişimdir, üniversitedeki son yılımı ve adliye stajımın altı ayını orada geçirdim dersem yalan olmaz. Altında Moda Plajı vardı. ‘69 ile ‘80 arasında kadınlardan ve çocuklardan başka rağbet edeni yok gibiydi. Oysa, bu plaj bilhâssa ‘30’lu yıllarda yüzme müsâbakalarıyla altın devrini yaşamış, rahmetli Müfid Ekdal ağabeyimizin anlattığına nazaran da, plajın kaderi yüzme hocası Hakkı ile değişmiş. Meğerse Hakkı uyuşturucu satıcısıymış, öğrencilerini de uyuşturucuya alıştırmış. Onlardan biri Mekin isimli delikanlıymış. ‘37 ve ‘38 yılının Beykoz takımından bir Mekin biliyorum ama bu Mekin o Mekin midir, bir şey diyemem. Çünkü, rahmetli Müfid ağabey bir tarih vermemişti. Neyse, bizim Mekin uyuşturucu yüzünden yüzmeyi ve okulunu bırakıp sefâlet içinde ölünce, polis Hakkı’nın uyuşturucudan büyük paralar kazandığını tesbit edip peşine düşmüş. Bir yerde kıstırılan Hakkı üstündeki uyuşturucuları yutmuş, koma hâlinde hastahâneye kaldırıldıysa da kurtulamamış. Bu olaydan sonra Moda Plajı kötü anılır olmuş, ne yüzücü kalmış ne de eskisi gibi müşterisi.

Kadıköyü’nün şöhretli doktorlarından Müfid Ekdal’ı, İhsan Ünlüer’i, Muammer Gül’ü ve Atilla Yosmaoğlu’nu ben sonradan tanıdım. Muammer Bey çocuk hastalıkları doktoruydu, oğlumun da ilkokula kadarki doktoru olacaktı. Efes Çarşısı’ndaki muayenehânesinde ördek yavruları falan beslerdi. Atilla Yosmaoğlu ise nev’î şahsına münhasırdı, onun Hasırcıbaşı Caddesi üstündeki 66 dış kapı numaralı Fulya Apartmanı’nın 8 numaralı dairesi kedileriyle biliniyordu. 27 Nisan 2024 günü kaybettiğimiz Atilla Bey son yıllarında prostat kanserinden çekiyordu.

Sıkıldınız mı, hadi size Marc Aryan’ın sesinden “Moda Yolunda” şarkısını dinleteyim. “Hikâyeyi tekrâr edeyim sana / Gayret gayret hatırlasana / İlk görüştük senle biz Moda’da / Moda Moda Moda yolunda / Bir genç vardı hatırla kolunda / Ciklet çiğniyordun sen ağzında / Kırmızı jaket ve pantolonla / Rastlaştık biz Moda yolunda”. Bu kadar kâfi mi, öylese Bomonti Çay Bahçesi’nden çıkıp, ilk sağdaki aralıktan meydana çıkalım. Merâk etmeyin, bugün Şâir Nefi Sokağı olarak bilinen eski Loranda Sokağı ile üstündeki eski Loranda Çıkmazı arasındaki bahçe duvarının hikâyesine başka bir yazımda değineceğim. Meydana çıktık mı, hemen az ileride sağdaki Eyfel Pastanesi ‘69’da yoktu, orasının açılmasına daha on yıl vardı, az aşağısındaki İnci Pastanesi ise ‘58’den beri açık. İnci’nin milföyü, muzlu rulo pastası ve çikolatalı ekleri nefis de, huysuz Tevfik Kaba ile anlaşmanın deveye hendek atlatmaktan bile beter olduğunu bilesiniz. Bir milföy alıp hemen İnci’den çıkın, milföyün lezzeti sizi mes’ûd etti mi, bilesiniz ki Petek Büfe’ye yeniden vardınız demektir. Altıyol durağından bizim Uğur Apartmanı’nın önünden geçen Üst Bostancı otobüsüne binmeden bir “Artist” daha götüreceğim muhakkak.

Altıyol ‘41 yılının sonrasındadır, Altıyol’a Hisarönü ve Sığır Meydanı diyen eskilere ben çok rastladım. Meydan, aslında ‘41’e kadar Rum ve Ermeni mezarlığıymış. Rum mezarlığı 1892’de metrûk kalınca ‘32’de, Surp Levon Katolik Kiliseasi’nin önündeki Ermeni mezarlığı da ‘36’da istimlâk edilip, yollar açılmış. Oraya Altıyol ağzı denmesi bundandır. Sığır Meydanı ise mahallin ondan önceki ismidir, mezarların arasında bir ahşap tulumba varmış, gündüzleri Kadıköyü’nün araba beygileri, geceleriyse Kızıltoprak’tan doğru gelen sığır sürüleri o çeşmenin yalaklarından su içerlermiş. Aslında, Rum ve Ermeni mezarlıkları M.Ö. 5’inci ve M.Ö. 4’üncü yüzyıllara âit daha eski bir mezarlığın üstündeydi, ‘87’de yol genişletme çalışmaları sırasında onlarca lahdin bulunduğunu anımsayanlar vardır. Az ilerisi, yani vaktiyle Zambaoğlu arsası denilen mıntıka ise, Müslüman mezarlığıydı, sonradan onun üstüne semt pazarı kurmuşlardı. ‘69’da bile oralarda bir sürü kırık yıkık şâhide görebiliyordunuz. Sığır Meydanı’nın Altıyol Ağzı olması ise ‘39’da en fazla Necati Bey’e şans getirmiş olmalıdır, 77 numaradaki Necati Bey karşı yakadaki Tek Kollu Celal gişesinden 16928 numaralı piyango biletini almış, ona da büyük ikrâmiye değilse bile on iki bin lira çıkmış. Altıyol ağzının 77 numarasındaki Necati Bey kimdir, artık onun araştırmasını size bırakıyorum, çünkü 4A hattının Leyland’ı durağa yanaşıyor...

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.