MONTELLA; HAİN Mİ, KAHRAMAN MI?

Türkiye A Milli Futbol Takımı, pandemi nedeni ile 2021 yılında oynanan 2020 Avrupa Futbol Şampiyonasına çok büyük umutlar ile gitmiş ancak İtalya ve Azerbaycan’da oynadığı üç karşılaşmayı da kaybederek büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

Oradaki kötü sonuçlar oldukça iyi giden Dünya Kupası eleme maçlarına da yansımış, örneğin A Milliler İstanbul’da yendiği Hollanda’dan rövanşta tam 6 gol yiyerek Dünya Kupası elemelerini de bir kez daha geçememişti.

Bu sancılı dönem, her zamanki gibi değişiklikler ile aşılmaya çalışıldı. Federasyon başkanı ve teknik direktör değişiklikleri sonucu da A Milli Takım teknik ekibinin başına W.Montella geldi.

Bir önceki dönemin teknik direktörü S. Kuntz liderliğinde zora giren Avrupa Şampiyonası elemelerine, oldukça kritik Hırvatistan deplasmanı ile başlayan Montella, yaklaşık 30 maçtır kendi sahasında kaybetmemiş olan Dünya Kupası finalisti rakibini, deplasmanda yani Hırvatistan’da mağlup ederek hem şaşırtıyor hem de zora girmiş olan eleme grubu maçlarını tarihte ilk kez lider olarak tamamlayarak A Milli Takımı finallere yani Almanya’ya taşıyordu.

Ancak turnuva öncesi hazırlık maçlarında alınan kötü sonuçlar ve sürekli değişen kadro, tam da yine ve yeniden homurtuların yükselmesine sebep oluyorken, gelip çatan turnuvanın ilk maçında alınan Gürcistan galibiyeti bir anda Türkiye’yi büyük bir sevince boğuyordu.

Türk A Milli Takımı bir turnuvaya ilk kez galibiyet ile başlarken, milyonlarca Türk’ün yaşadığı Almanya’da adeta ikinci ev sahibi durumunda olan gurbetçi Türkleri de ayrıca gururlandırıyordu.

Gürcistan maçında, rakibe beklenenden daha fazla gol pozisyonu verilmiş olması dikkatli gözlerden kaçmazken biraz da galibiyetin ve atılan birbirinden güzel üç golün gölgesinde kalıyordu. Herkes mutlu ve umutluydu.

Ta ki Portekiz maçına kadar.

Turnuvanın favori takımlarından Portekiz , Türk Milli Takımının savunma açıklarını pusuda bekleyen bir kurt misali ezberlemiş, etkili kadrosu ile maç boyunca bu açıklardan üç gol ve epeyce bir pozisyon bulmuştu.

Tabi başta Arda’nın “yorgunluk” gibi tuhaf ve futbolda pek rastlanmayan bir gerekçe ile oynatılmayışı, maç sabahı rahatsızlanan kaleci Mert’in yerine son bir buçuk yıldır sadece birkaç maç oynamış olan kaleci Altay’ın elliye yakın maç oynamış olan Uğurcan’a tercih edilişi , içinde bir santrafor olmayan takım dizilişinde ısrar etmek gibi durumlar olmak üzere eleştiri bombardımanı yeniden başladı.

__-___


Futbol bir gösteri oyunu. Moda tabiri ile showbusiness. Ama bu işlerin en popüler olanı. Dünyanın en çok izlenen oyunu yani.

Ve bu oyunun her zaman, her yerde en etkili yönü sonucudur. Kazanınca dünyalar sizin olur, kaybedince de dünyanız yıkılır. Böyle olmamalıdır tabi ama böyledir.

Bir ülkenin ulusal takımı bir turnuvada bir başka ülkenin takımını yenince, abartısız o ülkeye karşı savaş kazanmış gibi hele de Dünya Kupası ya da Avrupa Kupası gibi büyük bir turnuvayı kazanmışsa, diğer bütün ülkeleri savaşta yenmiş gibi bir atmosfer oluşuverir o ülkede.

Kazanan futbolcular ve teknik direktör birer savaş kahramanı olup çıkıverirler.

Eh , kaybedince de hele hele beklenti, iddia ve umut büyük olup ta kaybedince, tam tersi futbolcu ve teknik adamlar açıkça söylenmese bile “ hain” ilan edilir.

Bizim ülkemizde bu durum daha da uçlarda yaşanır. Birinci sırayı kılpayı kaçıran takımın taraftarlarının kendi canına kıyacak kadar hem de.
Ya da tam tersi, yüz yıldan fazla doğru dürüst hiçbir uluslararası başarısı ve dünya çapında kabul görmüş tek bir enternasyonal futbolcu üretememiş olan kulüplerimiz, “yüz yıldan fazladır sırf bunu umut ettiriyorlar diye” bütün yasalardan muaf kalabilir, istediği kadar borçlanabilir, bu borçların vadesi gelince devlete ödetmeye bile kalkabilirler.

Başkanları her ne kadar başarısız olursa olsunlar koca ülkenin “en önemli adamı” imiş gibi davranabilirler.

Dünya’da pek eşi benzeri olmayan bu ironik durum, doğal olarak kazananı vezir kaybedeni rezil etme konusunda tam bir dip ve tam bir uçtur ülkemizde.

————— ————

Oysa Montella ne bir hain ne de bir kahraman.

O, istisnalar hariç Türk teknik adamlarının birçoğunun uzun yıllardır zerre miktarı kendilerini geliştirememesi ve uluslararası rekabette esamelerinin okunmaması nedeni ile önce Türkiye liginde sonra da milli takımda profesyonel iş yapan bir teknik adam.

Eksikleri, hataları, kendine göre tutucu tarafları olduğu gibi artıları da var.
Zaten artıları olmasa Türk Milli Takımı bu turnuvada mücadele ediyor da olmazdı.

Şu da unutulmamalı; gerçekçi olmak gerekirse Türkiye bu turnuvanın favorisi değil.
“Futbolcu üretimi kalite standardı” bu seviyede ve mevcut alaylı piyasa koşullarında olduğu sürece daha uzun süre de olamayacak.
Tabi ki mevcut sistemden yetişmiş teknik direktörler, yine hem milli takımın başına hem de önemli kulüplerin başına geçmek için yine kulisler yapacak, yine medyalarda fırtınalar estirecek, yine kulüplerin arkasındaki kitleleri galeyana getirmek için “Hasan’ın yerine Hüseyin olmalıydı ya da Mahmut varken Rüknettin’ de oynar mı canım” geyiğini hohlayıp duracaklardır.

Ne zaman bu işin üretimini eli ayağı düzgün bir şekilde planlayıp ta sonuç alabilirsek o zaman turnuvalara “kazanmaya gidebileceğiz”

Bu turnuva için “Türkiye’nin guruptan çıkması ve sonrasında gidebildiği yere kadar gidebilmesi” bize göre başarı kriteridir. Ancak oldukça genç bir takım olan bu takımdan 2 ya da 4 yıl sonra beklenti de kuşkusuz daha yüksek olacaktır.

Portekiz yenilgisinden sonra Çekya maçı belirleyici duruma geldi. Bir beraberlik Türkiye’yi bir sonraki tura taşıyacak.

Beraberliği alırsak hoca ve takım kahraman olacak, eğer yenilir isek de bol bol “yazıklar olsun”, “derhal istifa” denecek.

Hep birlikte bir sonraki kısır döngümüze dönüp, yeniden başlayacağız.

Peki birgün bu kısır döngüyü kırabilecek miyiz?

Açıkçası emin değilim.

YORUMLAR (27)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
27 Yorum