Özellikle yaz sonlarında açık havalarda ikindi vaktinden gün batana kadar ortalık güneşin yumuşak, sarı, turuncu ışıklarıyla yıkanır. Güneşin sarı, kırmızı, turuncu ışıkları ağaçlara, çiçeklere, betona, asfalta, her yere siner ve her şeyi yumuşatır. Fotoğrafçılar günün bu vaktine ‘Altın saatler’ derler. Bu vakitlerde güneşin o yumuşak renkli şalı bütün dertlerin üzerini örter ve insan neredeyse her şeyin güzel, herkesin mutlu olduğunu düşünür. En dertlileri bile akşam olunca S. Faik’in sıradan kahramanları gibi nohut oda bakla sofa evlerine çekilip derin bir tevekkülle olanı kabullenecek ve ümitle ertesi sabahı bekleyeceklerdir. Zihnimde böyle düşüncelerle tren beklerken aniden gördüğüm o kadın sert bir darbeyle beni tepetaklak sahici dünyaya indirdi. Donuk, boş gözlerle sabit bir noktaya bakıyor; yüzü, elleri, ayakları renksiz; kanı çekilmiş ve az sonra ölecekmiş gibi bir hali var. Güneşin ılık, yumuşak renkleri kadına ulaşamıyor.
İstasyondaki herkes gibi o da bir başına, ancak onun yalnızlığı mutlak bir yalnızlık. Herkes telefonuna sığınmışken onun elinde bir telefon bile yok. Halinden üşüdüğü anlaşılıyor, yaz güneşinde renksiz montuna sımsıkı sarılmış. Bir süre ayakta durdu, sonra dayanamayıp oturdu. Bir hastalık ya da ölüm haberi mi aldı az önce, yoksa kötü hastalığa yakalandığını mı öğrendi? Bunun gibi bir sürü felaket senaryosu aklımda. Şu koca alemde bir şeylerin altına gizlenmiş ne kadar çok dert var Allah’ım! Onun için dua etsek? Başka ne gelir ki elimizden? Fotoğraftaki kadına baktıkça bunları düşünüyorum. Ve Sait Faik’in ‘zayıf, kuru, sinirli iskele memuruna’ benzetiyorum kendimi: “Zaman zaman içinde bir yangın hissediyordu. Bir kadının kendisine, ölüsünü gömmek için müracaat ettiğini bir dakika içinde hatırlıyor; sonra unutuveriyordu.”
