Fenerbahçe Lisesi’nde okurken Nâzım Hikmet’in, Necip Fazıl’ın, Ahmet Muhip Dıranas’ın, Ceyhun Atuf Kansu’nun, Arif Damar’ın, Metin Eloğlu’nun ve Ârif Nihat Asya’nın bütün şiirlerini okumuştum, İstanbul Hukuk’taki öğrenciliğimdeyse elimde hep Attilâ İlhan’ın ve Hilmi Yavuz’un kitapları vardı, Süleymaniye’de Yaylı Osman’ın kahvehânesinde, radyodan Nihâvend şarkılar yükselirken ve kucağımda rahmetli Osman amcamızın tekirlerinden biri mırıldarken, insanın çölleşmesine inat, Cengiz Güngör ve Ahmet Zeki ile yüksek sesle şiir okuduğumuz çok olmuştu. Enis Batur yazmaya başlayalı üç dört yıl olmuştu, ancak bir yerden radarımıza takılmıştı, bu yüzden Yedikule’deki Safa’da veya Beyoğlu’ndaki Hoşgör’de üstâdı masamıza çok getirdiğimizi anımsıyorum. Hoşgör dediğim Krepen’deydi, orası aslında Cihat Burak’ın mekânı sayılırdı, her gün Hoşgör’e uğruyordu, çantalarımızda Milliyet Sanat, Yazı, Varlık, Oluşum ve Hisar dergileri, kadehlerimizde ‘Gıravatlı’, saatlerce edebiyattan ve sinemadan konuşuyorduk. ‘80’den sonra askere yanımda Hilmi Yavuz’un ve Yahya Kemal’in şiirlerini götürdüm, benden Besim Dalgıç’a geçti, askerden döndüğümdeyse Bâb-ı Âli bir ‘şiir cenneti’ olmuştu, Adnan Özer’den Hüseyin Atlansoy’a, Metin Celal’den Süleyman C. Portakal’a kadar herkes oradaydı.
ÜSTÂDLIĞI YAŞARKEN GENÇLEŞEN BİR ŞİİR: ‘BENJAMIN BUTTON’ ETKİSİ
Cevat Çapan yıllardır yazmasına rağmen şiirini geç keşfettim, benim hatam diyeceğim ama iyi ki geç keşfetmişim, çünkü ağabeyimizin şiiri ‘Benjamin Button’ olup çıktı, kendisi üstâdlığı yaşarken şiiri gençleşti. Kendi nâmıma söylüyorum, rûhuma kışın buz gibi kıyameti çöreklendiğinde bile artık Cevat Çapan’ın şiirleriyle yaz mevsimine göçüyorum. Çünkü, onun dizelerine Ahmet Hamdi’nin arayıp da bir türlü yakalayamadığı huzur nakşedili.
HACOPULO’DAN HİMALAYALAR’A: ŞİİRİN TENHADAKİ KONUKLARI
Ayrıca, şiirinde bütün tehnâdakilerle karşılaşıyoruz. Örneğin, semt-i dildârımızdaki Hacopulo Pasajı’nda birden Hayalet Oğuz karşınıza çıkacak, bunu şimdiden bilin, ama her zamanki gibi tek başına bir rûh değil, kulağında Sevim Burak’ın sesi, cebindeyse Âsaf Halet’in şiirleri. Onlarla sadece Afrika Pasajı’ndan geçmeyeceksiniz, gecenin geç saatinde Himalayalar’a da tırmacaksınız. Oktay Rifat’ı Ahap Kaptan kılığında bulmak çok hoş. Ahmet Hamdi, ne içinde zamanın ne de büsbütün dışında, buna rağmen zamanın büyük mûsikisini herkesten iyi duyup bize anlatıyor. Zavallı Cahit Sıtkı, gök mavi, dal yeşil, tarla sarı bir memleket isterken, Abbas’ın çilingir sofrasında karşılıksız bir aşkın cehenneminde yanıyor. Çalkalama rakıyı yumruk mezesiyle bir Cahit Sıtkı içmiyor, siz Kalpazankaya’da papaz efendiyle konuştuğuna bakmayın, çipil sarı bakışlarıyla Sait Faik’in hayaletinin çoktan Beşiktaş’taki Abbas’a uçtuğunu bilin.
DENİZLERE SERİLEN DÖŞEK
Cevat Çapan’ın ‘Sürgünler Ayrılıklar’ kitabından bahsediyorum efendim, sesi karada ölecek şâirlerden değil Cevat Çapan, onunla denizlere çıkmalısınız, adalarda da demlenmelisiniz. Mavi beyaz bir şiir Cevat Çapan’ınki, döşeğimi denizlere serin der gibi Todori’nin altında kıyıya vuruyor, sadece iyot kokusu yok, onun şiirlerindeki zeytin ağaçlarının dallarından şevketibostan, arapsaçı, labada, hardalotu, roka, tere ve cibes de topluyoruz. Siz, Cevat ağabeyin ‘Artık ne Belvü, ne Todori, ne Afife Jale / ne Selahattin Pınar, o güzelim yaz akşamları’ dediğine bakmayın, hepsi onun şiirinde yaşıyor. ‘Dose mu krasi / Yemise to me tis asimenies palamessu / Na piyo to krasi ap ti fuhtessu / Dipsasmena dipsasmena’ veya ‘Vücûd ikliminin sultânısın sen / Efendim derdimin dermânısın sen / Bu cism-i natüvânın cânısın sen / Efendim derdimin dermânısın sen’ şarkılarının da sakın ha eski gramafonlarda unutulduğunu sanmayın, artık ‘Sürgünler Ayrılıklar’ ismiyle kitaplaşan büyüde güzelleşiyorlar.
TANPINAR TARANTINO FİGÜRÜ GİBİ

Cevat Çapan’ın şiirindeki Ahmet Hamdi Tanpınar, bir de Murat Menteş’in ‘Tanpınar’a Huzur Yok’ romanında karşıma çıktı. Gerçi her Ahmet Hamdi bir Tanpınar değilse de, Çapan’daki ve Menteş’deki Tanpınarların gecikmişler diyârında erken doğanlardan olduğu muhakkak. Kitabı okurken, nasıl eğlendim, sormayın! Son günlerde hiç bu kadar keyifli bir ‘pop-corn’ roman okumamıştım. Romanın başında Menteş’in kahramanı olan Ahmet Hamdi bizim hakiki Tanpınar olarak zuhûr ediyor, yakın arkadaşlarının bile yazdıklarına bir ma’nâ veremediği ve kifâyetsiz muhteris münevver tabakanın sükût suikastına maruz kalan Tanpınar. Murat Menteş yazdığı dört romanından sadece biri neşredilmiş olan Ahmet Hamdi’yi alıp, her türden şeâmetin ve tekinsizliğin mekânlarında dolaştırıyor, sanki bir Quentin Tarantino figürü gibi, Yeşilçam sesiyle konuşan bir galerici, papatya ve uranyum karışımı şarkıcı bir dilber, edibe hayran Venedik hançerli bir manyak, zırt pırt sesini işittiğimiz ‘Şikago daktilosu’, her dâim suratları dokuzu çeyrek geçen polis şefleri, say say bitmez, onların arasında yarınlara kalacak iki Murat Menteş figürü var, birkaç bölüm sonra Tanpınar olup olmadığı şüpheli hâle gelen Ahmet Hamdi ile kara kedisi Haydut, romanı okuyup bitirdiğinizde bile onları Beytülmalcı Sokak’taki Gümüşay Apartmanı’nın, kapı numarası 68, daire numarasıysa 7’dir, penceresinde görebilirsiniz. Şimdi Murat Menteş kardeşime merâkımdan bir şey sormak istiyorum: Harika bir üslûbun var, ancak emsâlsiz ‘pop corn’ romanında Sevin Yokya bile dolaşıyorken, bu ismi Sevin Okyay olarak okuyorum, niçin Fikret Ürgüp’ü de bir iki sayfaya çengellemedin? Romancı tercihi diyebilirsin, elbette buna büyük saygım var, ancak ben, Ahmet Hamdi Bey’in son on yılını geçirdiği Gümüşay Apartmanı’na en fazla gelen ziyâretçisinin Fikret Ürgüp olduğunu biliyorum, müthiş de bir ‘roman kahramanı’, inan bana hep bir yerden çıkmasını bekleyerek ‘Tanpınar’a Huzur Yok’u okudum. Aklında kalsın, belki ileride başka bir romanına Fikret Ürgüp’ü de alırsın...
