Babamdan öğrendiklerim

İnsanın babasını anlatması zor biliyorum. Babaların dünyasına sokulmak kendi dünyamıza sokulmak kadar kolay ama bu acılı, geniş, yeşil ülkemize baştanbaşa sokulmak kadar da zor. Babasına bakarken biraz da kendine bakar, kendini arar insan. Babaların hikâyesi aslında kendi hikâyemiz. Bereketli topraklarımızın hikâyesi. Ben de merhum babamın izinden giderek sözlerimi söylemek istiyorum.

Ortaokul üçüncü sınıftan terk babam. 1940’lı yıllarda askerliğini yapmış. Cumhuriyet’in ortasında duruyor. Cumhuriyetimiz kadar garip miydi bilmiyorum ama bir garipti babam. Bu ülkenin garipliğini, asaletini temsil ediyordu.

Garipleri, delileri, çocukları ve yolcuları çok severdi. Onlarla dostluğunu dünya nimetlerine değişmezdi. Bir de toprağına aşkla bağlıydı. Allah’a bağlı olduğu gibi gönülden bağlıydı ülkesine. Dostu ve düşmanı, Türk’le gâvur arasındaki farkı bu toprakların insanına mahsus ferasetle ayırt ederdi. Gâvurlar dışında herkesi severdi. “Hakk’ın sözüne savaş açanlar” diye tarif ederdi gâvurluğu.

***

Babama göre bu ülke garipti. Garip, acılı ve şefkatli… “Müslümanların gözbebeği” derdi Türkiye’ye. Dört halifeyi, Ebu Hanife’yi, Kanuni Sultan Süleyman’ı, Abdülhamit’i, Mehmet Akif’i, Adnan Menderes’i, Süleyman Hilmi Tunahan’ı, Mehmet Zahit Kotku’yu, Necip Fazıl’ı, Erbakan’ı, Muhsin Yazıcıoğlu’nu sevdiğini her vesileyle söylerdi. Söz Mustafa Kemal’e gelince çok konuşmazdı. Sever miydi? Sanmam. Ama bir düşmanlık psikolojisiyle konuştuğunu da hatırlamıyorum. “Atatürk” bahsinde, milletin can havliyle yeni bir milli mücadele içine girdiğini, yokluk ve yılgınlıkla da olsa kalan son Osmanlı toprağı üzerinde bir Cumhuriyet kurulduğunu, bunun kıymetini bilmemiz gerektiğini anlatırdı. Devrimlere sıra geldiği vakit, “Bünyemiz kabul etmedi” derdi. Hep söylediği “Biz işimize bakalım” sözü zihnimden çıkmaz. Ezan okunduğunda, İstiklâl Marşı söylendiğinde onun için akan sular dururdu.

Ben de babamdan öğrendiklerimle sevdim bu ülkenin çocuklarını, gariplerini, delilerini, türkülerini.

***

Çocuklarla güzel yürürdü babam. Tatlı tatlı muhabbet eder, onların gönül dünyasına girerdi. Herkese nasip olacak bir şey değildir bu. Hele hele de onlar tarafından sevilmek dünya şampiyonu yapar sizi. Yeri geldi söyleyelim, çocukların sevdiği insanlarla dost olabilirsiniz. Çocuklar hislerinde yanılmazlar. Onlar sizi gerçek şampiyon yapar.

Bir de Yunus Emre ilahileri var, söylemeden geçemeyeceğim. Bir hamur tahtasının etrafına dizilip Yunus ilahileri okumanın güzelliğini nasıl anlatayım bilmiyorum ki? Yunus Emre’yi seven ülkesini de sever. Aşkla bakar hayata.

Bir de itirafım var: Ülkemize türkülerle bakmanın kıymetini ve türkülerin bizi güzelleştirdiğini de babamdan öğrendim. Türküleri anlatmak için pek çok güzel kelimeyi yan yana getirmek gerekir. En güzeli gelin siz beni bu zahmetten kurtarın, ben de size Neşet Ertaş’ın “Ah yalan dünya” türküsünü armağan edeyim, fazla söze hacet kalmasın.

İlahileri dua kılan, türküleri dua kılan Yunus Emre’ye de Neşet Ertaş’a da selam olsun!

Bu topraklar garip ve gariplere sığınak olmuş. Biz de babalarımıza sığınıyoruz. Yaşasaydı “Güzel günler ilerde mi?” diye sorardım. Fakat vereceği cevabı adım gibi biliyorum: “Garipler aşkla yaşar, biz işimize bakalım.”

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
1 Yorum