İdeoloji ve ahlak dayatan devletin kapısı haramilere açık olur
Modern demokratik sistemlerde, toplumun dini ya da din dışı bir kültüre sahip olup olamayacağını devlet değil, toplumun dindar veya seküler bireylerinin özgür iradeleri, tercihleri belirler.
Devletin ahlak, ideoloji ya da bir kültürü dayatması, bireylerin hak ve özgürlüklerinin kurban edilmesi anlamına gelir.
Çünkü bir ideoloji adına hareket eden devlet yasal sınırların dışına çıkarak, bireyleri hizaya sokmak adına topluma her türlü zulmü reva görebilir.
Maalesef Müslüman toplumlarda iktidarı ele geçiren ve yeryüzünde dinin tek temsilcisi olduklarına inanan iktidar güçleri, aynı zamanda kendilerini, toplumu ‘doğru yola’ getirecek ahlak bekçisi olarak görmektedirler.
İşte Müslüman toplumları esas acziyete sürükleyen de bu zihniyet çürümesidir. Muhammed Müctehid Sebüşteri’nin, bu konudaki şu tespitinin altını özellikle çizmekte yarar var: “Resmi dini söylemin teorisyenleri, çağımızda devlet ve toplumun birbirinden farklı iki ayrı varlık olduğunu kavrayamadılar. Bir toplumda bireylerin manevi olgunlaşması o toplumun kültürüyle bağlantılıdır; yoksa bu, devlet ve hükümetler eliyle yapılacak bir iş değildir. Kültürü üreten ve zenginleştiren, insanlar ve sivil kuruluşlardır, devlet değil. Devlet sadece toplumda geçerli olan kültür ve değerlere tabi olur ve bunların kendisine yüklediği görev ve sorumlulukları yerine getirir. Hiçbir şekilde toplum mühendisliği yapma veya kültürün gelişme yönünü tayin etme hakkına sahip değildir.” (Resmi Dini Söylemin Eleştirisi, s.36)
Bu konuda Türkiye, diğer Müslüman ülkelerle kıyaslandığında daha şanslı bir konumda bulunuyor. Çünkü 70-80 yıllık bir demokrasi tecrübesine ve ciddi bir hukuk müktesebatına sahip. Ancak Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, bizim bir türlü aşamadığımız problemlerimiz var. Mesela, Cumhuriyetle birlikte önemli kazanımlar elde ettik ama zamanla kuruluş ideolojisini öylesine kutsallaştırdık ki devletin, toplumu adam etme ve onu hizaya sokmak gibi görevlerinin olduğuna inanır hale geldik.
Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden yüz yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ başladığımız noktadayız ne yazık ki! Arada geçen sürede darbeler, vesayet dönemleri yaşadık ama bugün ‘siyaset mühendisliği’ üzerinden başka tür bir vesayeti yaşıyoruz.
Maalesef bu yeni ‘vesayet’ döneminin mimarları, insan hakları ve özgürlükleri askıya alarak daha itaatkar bir toplum ve dindar nesiller yetiştirebileceklerine inanıyor.
Hak talebinin makbul sayılmadığı, ‘hukukun üstünlüğü’ ve ‘güçler ayrılığı’ esasına dayanmayan bu sistem, bugün kelimenin tam anlamıyla ahlaki çürümenin ve yozlaşmanın en çirkin fotoğrafını çıkarmış bulunuyor önümüze.
Çünkü hiçbir kuralın ve ahlaki ilkenin değer ifade etmediği bu harami sistemde ‘yeni dindar nesiller’, vurgunculuğu, yolsuzluğu besmele çekerek temizleyeceklerine inanıyor.
Çürümenin hangi boyutlarda olduğunu anlamak için çok çarpıcı bir örnek yaşanıyor şu günlerde. Saadet Partili Mehmet Atmaca, bir sanayicinin şirketini halka arz edebilmek için iktidar ortağı bir partinin milletvekiline 600 bin dolar rüşvet ödemek zorunda kaldığını öne sürdü. İddialara göre Atmaca, rüşveti aldığı ileri sürülen milletvekilinin kimliğini biliyor ancak kamuoyuna açıklamıyor. Olayın yaşandığı dönemde SPK Başkanı olan ve 19 Ekim’de Kamu Gözetimi Kurumu Başkanlığından alınan İbrahim Ömer Gönül’ün ise paranın ödenmesinin ardından sanayiciden helallik istediği iddia edildi.
Şu içler acısı tabloya bakar mısınız? Borsa gibi yasa ve kuralların işlemesi gerektiği bir yerde ‘helalleşme’ sistemi işler hale gelmiş.
Peki buna şaşırıyor muyuz?
Kesinlikle hayır. Bilindiği gibi asrın fon soygununda milyarları götürenler için benzer bir ‘helalleşme’ modeli gündeme gelmişti. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, “Yüksek bir getiri elde ettiğini düşünen varsa bunu kendi muhasebesini yapsın, kendi vicdani manada bunun haksız olduğunu, meşru olmadığını düşünüyorsa gelsin, iade etsin” diyerek haksız kazanç sağlayanlara bir bakıma ‘tövbe fonu’yla aklanma önerisinde bulunmuştu.
Şunu açıkça ifade edelim; totaliter rejimler, bireyin hak ve özgürlüklerinin açık bir düşmanıdır. Dolayısıyla bu tür rejimlerde hukuk ve adaletten de söz edilemez. Çünkü ahlak dayatan ideolojik sistemler kutsaldır, aynı zamanda eleştirilemeyen, hesap verme yükümlülüğü bulunmayan ve sadece itaat edilmesi gereken kutsal liderleri vardır.
Unutmayalım hukukun üstün olmadığı, yargının herkes için eşit şekilde işlemediği, yani adaletin terazisinin bozulduğu bir sistemin kapıları haramilere açık olur.
