Bir taşla bir kaç kuş vurmak…
Eğer altı kelimeyle 28 Şubat’ta başlatılan savaşı İsrail açısından yorumlamak gerekse sanırım en kolayı başlıktaki özdeyişi kullanmak olur. Çünkü İsrail bu savaş sayesinde bir yandan geleneksel hasmını yıpratıyor, diğer yandan Körfez ülkeleri ama aslına bakarsanız bütün Arap dünyasıyla İran’ın ilişkilerini kolay kolay düzelmeyecek şekilde geriyor, ayrıca bölgede istikrarsızlık yaratıyor ve Gazze ile Batı Şeria ötesine genişlemesi için zemin hazırlıyor.
Savaş sürerse, Amerika karadan saldırırsa, özellikle de İran parçalanacak olursa İsrail’in daha mutlu olacağına şüphe yok. Ancak bu kadarı bile onlar için yeterli. Biraz yıpranmış olsalar da bölgede zaten var olan ideolojik ve jeopolitik kırılmayı iyice güçlendirdiler, Suudilerin ve Emirliklerin İran karşısında açıkça pozisyon aldığını bir kez daha gördüler. Daha önce de yazdığım gibi bizim dışımızdaki tüm potansiyel hasımlarının yıprandığına, yıpratıldığına şahit oldular.
İran müdahalesi Gazze sorununun geri plana itilmesine, kendini toparlamak için yıllarca uğraşacak, kaynak bulmak zorunda kalacak zengin Körfez ülkelerinin Gazze’nin yeniden inşasından ziyade kendi dertleriyle uğraşacakları konuma düşmesine neden oldu. İran’ın nükleerleşme seçeneği müzakereyle sıfırlanmış, diplomasiye şans tanınmış olsaydı bunların hiç biri gerçekleşmeyecek, Trump dahi muhtemelen Gazze barışına, kurguladığı kurulun çalışmasına önem atfedecekti.
Bundan sonraki hedeflerinin Nil’den Fırat’a Büyük İsrail projelerini gerçekleştirme olma olasılığı çok güçlü. Netanyahu başbakanlığındaki koalisyon bu işe son derece uygun, muhalefeti derseniz bu konularda sessiz. Amerika zaten dünden hazır. İsrail’deki büyükelçileri genişlemenin vahiyle verilen bir hak olduğuna inandığını çoktan açıkladı. Avrupa kendi derdinde. Amerika bizi yalnız bırakırsa Rusya saldırırsa diye bütün imkanlarını bu yönde kullanıyor. Çin ve Rusya ise uzaktan bakmayı tercih ediyor.
Avrupa’nın belli başlı ülkelerini belki biraz enerji fiyatlarındaki artış etkiler fakat onlar da olsa olsa Hürmüz’ü açmak amacıyla seferber olur. Yoksa sorunun özüne inip bölgenin istikrarını temin edecek siyasi inisiyatiflerle uğraşmaz. Almanya çok olasıdır ki bundan önce olduğu gibi bundan sonra da tarihi günahı altında ezilip İsrail yanlısı politikasını sürdürür. Fransa da en fazla Lübnan için gösterdiği retoriksel hassasiyetini gösterir, kınar ve konuşur, sonra da Kıbrıs açıklarına gemi gönderir.
İsrail’in genişlemesini durdursa durdursa Türkiye ve Mısır durdurabilir, daha doğrusu genişleme fikrinin öncelikle siyasi maliyetini ön plana çıkartıp caydırabilir. Bunu da Gazze sorununu, iki devletli çözüm fikrini uluslararası platformlarda canlı tutarak, Trump Yönetimine verdikleri sözleri hatırlatarak, biraz da Arap kamuoyunun vicdanına seslenerek yapabilir. Unutmayalım ki, 7 Ekim 2023 saldırısıyla İsrail’e verilen ve uygulaması soykırıma varan fırsat sayesinde fiilen öldürülen iki devletli çözüm fikren de ölürse İsrail’in önünde bir engel kalmaz, Lübnan ve Suriye’ye doğru açılımlar yapar, yaptıklarını pekiştirir.
Türkiye’nin hem İran’daki savaşı durdurmak, hem de bilerek ya da bilmeyerek İsrail çıkarları lehine kurgulanan bölgesel gelişmelerin müdahale edilmezse kaçınılmaz sonuçlarını engellemek için çalışması gerekiyor. Askeri gücümüzün arttırılması, Suriye’nin kendini savunabilecek imkanlara kavuşması, KKTC ve hatta Somali’de kurulacak üsler vasıtasıyla caydırıcılığın güçlenmesi doğal olarak önemli. Ama asıl önemli olan Türkiye’nin yalnız kalmaması, bölgede ve bölge dışında müttefiklerinin olması.
Mısır ve Pakistan’la olan ilişkiler değerli, Trump yönetimiyle olanlar da öyle. NATO bünyesinde Türkiye’nin giderek daha büyük sorumluluklar üslenmesi, Baltık’tan Karadeniz’e kadar güvence sağlaması, çok uluslu bir gücün Adana’da konuşlanması da bu anlamda kıymetli. Bizim Rusya ve Çin’le de ilişkilerimizin de yönetilebilir kalması şart. Ama asıl önemli olan AB’yi yanımıza çekebilmemiz, AB’nin güvenlik mekanizmaları içinde özel bir üyelik sözleşmesiyle dahi olsa yer almamız, bizim sorunlarımızın onların da sorunu olmasını temin etmemiz.
Bunun için şartların çoğu müsait. Türkiye artık güvenlik tüketicisi olmaktan çıktı, güvenlik üreticisi oldu. Askeri imkanlarıyla bariz bir şekilde göz doldurdu. Siyasi duruşu da ciddi bir şekilde değişti, çatışmaların değil çözümlerin tarafı olmaya önem veriyor. “Bütünleşme” de zaten Kıbrıs, Akdeniz ve Ege’nin AB ile Türkiye arasında sorun olmaktan çıkma potansiyelini içeriyor. Ekonomisi de sorunlarına rağmen yönetilebilir nitelikte, AB ile bütünleşmesine, yakınlaşmasına engel değil. Tek engeli hukukunu, yasalarını araçsallaştırması, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına anayasasının açık hükümlerine rağmen uymaması…
