Müslüman ülkelerde insanın değeri
İsrail’in Gazze’de sergilemeye devam ettiği soykırım ve İran-ABD savaşı gibi sıcak gelişmeler, bugün İslâm dünyasının ağır sorunları bulunduğunu aklı olanlara bir kez daha hatırlattı.
Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 17 Haziran 2026’da kabul ettiği 2025 Türkiye raporunda, ülkemize yönelik haksız eleştirilerin yanında, başlığımızla ilgili olarak, “Temel özgürlükler ve hukukun üstünlüğünde bir gerileme yaşanıyor. 2018’de üyelik müzakerelerinin durma noktasına gelmesine yol açan olumsuz eğilimler devam ediyor…” denmekte; “hukukun üstünlüğü, temel haklar ve demokrasi konusunda ciddi ilerleme kaydedilmedikçe katılım müzakerelerine yeniden başlanması ihtimalinin bulunmadığı” belirtilmektedir.
Düşünceme göre -bu rapordaki haksız suçlamalar dâhil- İslam dünyasındaki bütün sıkıntıların temelinde, bu dünyanın kendi insanına, onun haklarına karşı sergilediği ilgisizlik, hatta saygısızlık bulunuyor. Hakkı ve adaleti hâkim kılmak, insanların, özellikle de zayıfların, kimsesizlerin onuru ve hakları için kendi hayatını ortaya koyan İslâm Peygamberi nerede, kendi halklarına tepeden bakan bugünkü Müslüman yöneticiler nerede!
Esasında insanın saygınlığı aklın ve düşüncenin özgürlüğü ile başlar. Aklın ve düşüncenin bastırılması, düşündüğünü ifade etmek isteyenlerin susturulması insanlıkla bağdaşır bir şey olamaz. Hele bunu din adına yapmak dine karşı bühtandır. Aklı ve düşünceyi bastırılanlar karşısında susmak bile insanlığa hakarettir. Hz. Peygamber’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisi bu yönden de anlamlıdır.
Haksızlık, insanın ekmeğiyle de özgürlüğüyle de ilgili olabilir. Hatta ikincisi birincisinden daha önemli. Çünkü özgür olmayanlar diğer maddi ve manevi haklarını da savunamazlar.
İnsana değer verilmesinden rahatsız olan bir zihniyet ortamında onurlu ve güçlü bir toplumsal gelişmenin sağlanması mümkün değildir. Acı ama gerçektir ki, bugün Müslüman dünyada İslâm adına konuşanların çoğu, geçmişten gelen bir alışkanlıkla, insan ve onun ayırıcı yetenekleri olan akla ve özgürlüğe değer verilmesinden hoşlanmazlar. Keza, Yüce Allah tarafından akıl ve özgürlükle donatılarak dünyanın halifesi kılınmış olan insanın neden o kadar da önemli olmadığını savunmayı neredeyse dinî bir görev sayarlar.
Nitekim önce Ehl-i hadis, daha sonra Ehl-i Sünnet’in büyük çoğunluğunu oluşturan Eş‘arî uleması, aklın karşısına vahyi, bilimin karşısına dini, insanın karşısına Allah’ı… koymuşlar; bunların birbirinin karşıtı olduğunu savunmuşlar, aksini söyleyenleri bazı ucuz suçlamalarla bastırmışlaradır. Bu, görüş belirtmeyi (re’y) önemseyen İmam Azam (ö. 150/767) hasımlarından beri böyledir. Sırf bu baskı yüzünden İslâm ülkelerinde son bir asırda nice üretici beyinler heba edildi.
***
Aslında bizim kültürümüzde, daha çok Ehl-i hadis’e karşı (hakiki) Sûfiyye’nin temsil ettiği, -sıfatı, kimliği, konumu ne olursa olsun- her insanı, Şeyh Galip’in dizelerindeki Hz. Ali’nin ifadesiyle, “zübde-i âlem” (evrenin özü, özeti) ve “dîde-i ekvân” (bütün varlıkların göz bebeği) olarak gören güçlü bir damar da vardı. Bu açıdan baktığımızda, insanın değeri ve ona bağlı olarak çağımızda özgürlük, eşitlik, âdil yönetim, hukukun üstünlüğü, bireyin korunması, gelecek güvencesi, gelir dağılımı, eğitim, çevre, kadın ve çocuk hakları gibi kavramlarla ifade edilen insanî sorunlara dürüstçe eğilmemiz, aslında dinimizin de gereğidir.
Ama modern zamanlarda Müslüman ilim ve siyaset adamları bu insanî sorunları inanarak, ayırımsız ve yeterli düzeyde ele almadılar; hâlâ da aldıkları söylenemez. Bunları Batı’nın meselesi gibi gördüler ve Batılıların gündemine terk ettiler. Batılılar, “AB’ye girmek istiyorsanız bizim standartlarımıza uymak zorundasınız” dediklerinde de yöneticilerimiz alınganlık gösterip beylik laflarla geçiştiriyorlar. Çünkü kendi insanına, insan olarak değil, siyasal ve ideolojik aidiyetlerine göre değer veriyorlar.
***
Basına yansıyan haberlere göre İsrail karşıtı görüşler ve protestolar Avrupa’da belirgin bir şekilde yükselmekte, Filistin’e yönelik empati ve destekler ise gün geçtikçe artmaktadır. Keza İsrail soykırımına arka çıkan ABD yöneticilerine verilen destek de hızla erimektedir. Başta Arap yöneticileri ve toplumları olmak üzere, Müslümanların içine düştükleri şaşkınlık ve sessizlik durumu ise utanç vericidir.
Sözün özü, sorumluluk seviyesi gelişmiş Müslüman ulema ve münevverlerin özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü, geçim güvencesi gibi insanî meselelerle ilgilenmeleri, bu yönde toplumsal bir zihin inşa etmeleri; İslâm’ı kendi insanı için problem kaynağı değil, çözüm kaynağı olarak anlayıp anlatmaları gerekir.
