Epstein ve yüzleşememe hallerimiz
Uzun bir süredir hazırlıklarını sürdürdüğüm bir kitap çalışması için Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait gazete arşivlerini tarıyorum. Gazeteleri karıştırırken dikkatimi ilk çeken şey, haberlerin büyük çoğunluğunun dış dünyaya dair olması oldu. Öyle ki dünyanın en ücra köşelerinden bile haberler varken, yurt içinde olan ve bugün bildiğimiz pek çok önemli konuya dair neredeyse tek satır yazı bile bulamamak oldukça şaşırtıcı…
Şaşırtıcı mı? Dönemin havasını bilmeyenler için evet. Basının açık-gizli sansüre tabi olduğu yıllar… İç politika ile ilgili yazmak baş ağrıtıcı olduğu için gazeteler yönünü dış dünyaya çevirmiş; genelde dünyada neler olup bittiğinden bahisler ön planda, bir de bugünkü gibi üçüncü sayfa haberleri.
Gazeteler, Avrupa içi gerginlikleri gün gün takip edebileceğiniz kadar çok dış kaynaklı haberlerle dolu. Daha 30’lu yılların başından itibaren tüm Avrupa’nın ve dünyanın büyük bir savaşa hazırlandığını anlıyorsunuz. Sürekli, “yakın zamanda çıkabilecek bir savaş” ihtimalinden bahsediliyor.
Peki, biz bu sırada ne yapmışız?
Dış politikada Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Hatay’ın anavatana kavuşması gibi son derece önemli başarılar var. Ancak ‘savaşa hazırlık’ anlamında ne var derseniz işler biraz karışıyor.
Bu nedenle o tür konulara girmeye niyetim yok; çünkü Türkiye’de herhangi bir konuda ne kadar belgeli ve temelli konuşursanız konuşun fark etmiyor, sizi mutlaka şucu-bucu ya da gizli niyetli ilan eden birileri çıkıyor.
Son günlerde Batı, Epstein belgeleri ile çalkalanıyor. Bizde de iç politika üzerine konuşmak yerine bazı çevreler için bu dosya üzerinden konuşmak çok daha konforlu. 1930’ların gazeteleri nasıl dış haber odaklı ise, bugün de gerek yazılı-görsel basında ve gerekse sosyal medyada Epstein üzerinden bir “arınma seansı” izliyoruz. İzliyoruz ama bizdeki ayakları ile ilgili pek bir şey yapıldığını da göremiyoruz.
İletişim bilimcilerin yıllar önce söylediği gibi, medya insanlara ne düşüneceklerini değil ama ne hakkında düşüneceklerini hatırlatır. Gündem sürekli dışarıyı gösterdiğinde, içerideki meseleler arka plana itilir.
Batı’nın kötü adamları yakalandı. Ne kadar vahşi ve insanlık dışı yaratıklar oldukları tescillendi.
Birçoğumuzu fazlasıyla rahatlatan bir durum… Ama onda bile birbirimize girmek için sebepler yaratmıyor değiliz. “Savunduğunuz Batı medeniyeti!” diyenlerle “Falanca ve filancaları unuttunuz!” diyenler sosyal medya ve köşelerde gırtlak gırtlağa.
Geçen gün kanallar arasında gezinirken ulusal bir kanalda şu spot çıktı karşıma: “Firdevs kocasını falancayla aldattı.” Bir üst kanala geçtim: “Kendinden 10 yaş büyük kadınla kaçtı.” Arka planda aylardır kayıp oğlunu arayan anne… Dizilere rahmet okutan yaşantılar… Ana haber bültenleri zaten dakikalarca kapkaç, yaralama, cinayet, trafik magandalığı ve benzeri olaylarla dolu.
Sürekli suç, dram ve çöküş izleyen bir toplum, bir süre sonra bunları olağan saymaya başlıyor. Sosyologların “duyarsızlaşma” dediği tam da bu: skandal sıradanlaşıyor, çürüme gündelik bir dekor hâline geliyor.
Kapımızın önünü süpürmeden dışarısı ile ilgilenmek kolayımıza geliyor nedense.
Yıllar önce başıma gelen bir olay geldi aklıma. Eşim sınıf öğretmeniydi; ilk kocasından yediği dayaklardan işitme engelli hale gelmiş bir velisinin emzikli çocuğu, şikâyet sonucu devlet tarafından elinden alınmıştı. Kadın çaresizlik içinde eşimi ulaşıp yardım istemiş, biz de durumu anlamak için araştırmaya başlamıştık.
Kocası belediyede çalışıyor ve hatırı sayılır bir maaş alıyordu ama ev, deyim yerinde ise köpeği bağlasan durulmayacak haldeydi.
Çocuğu nasıl annesine kavuştururuz derken öğrendiklerimiz karşısında ağzımız iki karış açık kaldık. Adamın ilk evliliğinden iki kızı vardı; çocuklar çocuk esirgeme kurumundaydı ve ara sıra izinle eve geliyorlarmış. Adam ne kadar bakımlı ise ev ve aile o derece berbat durumda idi.
Toplum bilimciler buna “çözülme” diyor. Aile bağları zayıfladığında, mahalle denetimi kaybolduğunda, kurumlara güven azaldığında bedeli en önce çocuklar ödüyor.
“Devlet gözetimi daha iyidir” demek kolay… Ama bizzat kendi çevremden, devletin merhametli ellerinde olduğunu düşündüğümüz çocukların yaşadıkları nedeniyle açıkçası oraya da çok güvenimiz yoktu.
Biz bir bebeğin annesine kavuşması için uğraşırken, aynı sokakta çok sayıda çocuğun kuruma teslim edildiğini öğrenince içine düştüğümüz dehşet daha da büyüdü.
Türkiye’nin acilen, ana haber bültenleri ile sabah ve akşam kuşaklarına yansıyan rezaletleri en azaltabilmek için ciddi sosyal projeler üretmesi gerekiyor. Epstein’ın kayıp çocukları ve daha kötüleri; tekil olarak her gün ülkemizin bir köşesinde yaşanırken bizim bunlara karşı devlet ve toplum olarak duyarsız olma hakkımız yok.
“Suça itilmiş” dediğimiz çocukları işte bu ortamlar yetiştiriyor.
Eğer bu gidişe bir çözüm bulamazsak, çok yakın bir tarihte Güney Amerika’da gördüğümüze benzer sokak şiddetini ülkemizde de görmemiz kaçınılmaz olacak…
Çünkü kapının önü süpürülmeden, manzara değişmiyor.
