Kadınlar ikinci sınıf kul!
İnsanlar kendi hatıralarını anlatırken veya yazarken ayıklarlar. Kendi aleyhlerine olan hikayeleri tamir ederler, tahrif ederler, hatta bazen tamamen silerler.
Bunu istisnasız herkes yapar.
Benzer bir ayıklama ameliyesini tarihçiler de yaparlar.
Bir milletin geçmişini araştıran tarihçiler. Bir dinin geçmişini anlatan tarihçiler. Bir ideolojinin geçmişini anlatan tarihçiler.
Bizim milletimiz temizdir. Biz hiçbir zaman yanlış bir iş veya kötülük yapmamışızdır. Yapmışsak bile geçerli bir mazeretimiz vardır. Haklıyızdır.
Tarih okumalarını, bu insani gerçeği dikkate alarak yaparsanız tarih okumaktan alacağınız lezzet ziyade olur. Fakat bazı insanlar tarihi masaj aleti olarak kullanmayı severler. Okudukça mutlu olayım, gurur duyayım, içim rahat etsin, kafam rahat etsin. Böyle okumalarda entelektüel bir lezzet yoktur. Abur cubur yemek ve yiyip yiyip şişmek vardır. Bulunduğunuz muhitlerde egosu aşırış şişmiş, ruhu obez tipler çoksa sebebi bu tür okumalar, bu tür dinlemeler olabilir.
Müslümanların tarihi de her yazan tarafından, yazanın mezhebine ve meşrebine göre güzelce ayıklanmış. Sonunda kılçıksız bir tarih elde etmişiz. Tarihimizi okudukça yüreğimiz yağ bağlıyor. Tabii herkes kendi mezhebinin, meşrebinin tarihini okuyor.
Prof. Dr. Ahmet Akbulut’un kitabı bu çeşit bir obeziteye karşı yazılmış. Uyarıyor, sorguluyor, sorgulamaya, düşünmeye çağırıyor.
“Mazideki düşünce ve uygulamaların tamamını yeniden gözden geçirme sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Geçmişin hatalarını ortaya koyup değerlendirmeden geleceğimizi kuramayız.”
“Geçmişin uygulamalarını şer’i siyaset olarak görenlerin problemlere çözüm bulmaları mümkün değildir. Cahiliye siyasi kültürüne ait değerlerin çarpıştığı ilk halife seçimini örnek alarak Müslüman siyasi kuramının kurulmasının imkansızlığını geçmişteki uygulamalardan öğrendik. Hz. Peygamber’den sonra Müslüman siyasi sisteminin kuruluş aşamasında bu sistemin yanlış temeller üzerine kurulduğunu, kısa bir süre sonra bu nizamın kendi kendini yıktığını, sahabenin peygambersiz hayata uyum sağlayamadığını, bu uyumsuzluğun günümüze kadar devam ettiğini fakat Müslümanların bu durumun farkına bile henüz varamadıklarını gözlemlemekteyiz.” (Prof. Dr. Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, OTTO.)
Ahmet Akbulut’un dediği gibi, sistem kendisini kısa sürede yıktı ve yerine Pers kültüründen iktibas edilmiş saltanat düzeni geldi. Saltanat zamanla ortadan kalksa bile içerdiği ‘otoriterlik’ varlığını devam ettirdi.
Ahmet Akbulut sorgulamasına Hz. Ebubekir dönemiyle devam ediyor.
İlk temas ettiği konu Hz. Ebubekir’in, Peygamberimiz’in kızı Hz. Fatıma’ya Peygamberimiz’den miras kalan Fedek arazisini vermemesi.
“Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fatıma Halife Ebubekir’den babasından kalan mirasın kendisine verilmesini istedi. Hz. Ebubekir bu isteği Hz. Peygamber’in “Biz peygamberler topluluğuna varis olunmaz. Geride bıraktıklarımız sadakadır” buyurduğunu naklederek kabul etmedi.”
Kabul etmeyince tartışma bitti mi?
Tarihçilerin bir kısmına göre bitti. Kafanız rahat olsun. Hz. Ebubekir Hz. Fatıma’yı ikna etti.
Prof. Akbulut tartışmaya devam ediyor.
“Hz. Fatıma bu rivayete karşı çıkmış olacak ki halifeye “Sen öldüğün zaman varisin kim olacak?” diye sordu. Hz. Ebubekir de “Çocuklarım ve eşim olacak” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Fatıma “Nasıl oluyor, seninkiler varis oluyor da biz olamıyoruz?” sorusunu sordu. Bu haklı soruya karşın halife kararında direndi. Bundan sonra Hz. Fatıma ölünceye kadar Hz. Ebubekir ile konuşmadı.”
Ahmet Akbulut bu bahiste Peygamber’in miras bırakmaması konusunu tartışıyor.
“Peygamber’in çocuğu olmak bir üstünlük bahanesi olmadığı gibi bir mahrumiyet gerekçesi de olamaz. Hukuki bakımdan Hz. Ebubekir’in bu uygulamasının gerekçesi anlaşılamamaktadır.”
Peygamberimiz’in “babasının annesi” dediği çok sevgili kızı Fatıma yanıldı mı? Hakkı olmayan bir şey mi istedi?
Biz, icma ile, yanılanın Hz. Ebubekir olamayacağına, yanılsa yanılsa bir kadın olan Fatıma’nın yanılabileceğine hükmettik.
Ümmet-i Muhammed kadınların ‘ikinci sınıf kul’ olduğunda tarih boyunca pek ihtilafa düşmedi. Müttefekun aleyh!
Bütün hikayemizde, saygıyı da sureta elden bırakmadan, Hz. Fatıma’yı kenara ittik. Hayatımızın ve tarihimizin kenarına…
Hz. Fatıma da nobranlığımızın farkında olduğu için bizimle fazla haşır neşir olmamayı tercih etmiş olabilir mi?
Bence herkes bu ihtimale biraz ihtimal verse faydalı olur.
