Bir törenin ötesinde: Yeniçeriler ve devlet aklı
Geçen hafta en çok konuşulan konulardan biri, NATO toplantısı için ülkemize gelen liderlerin Yeniçeriler ve Mehter Marşı ile karşılanması oldu. Ülkemizde hemen her konuda olduğu gibi bu meselede de ikiye üçe bölündü.
Yeniçerilerin törende yer almasını Yeni Osmanlıcılık hayali ya da Cumhuriyet karşıtlığı olarak okuyanlar olduğu gibi, bunu tarihî mirasın doğal bir temsili olarak değerlendirenlerin sayısı da azımsanmayacak düzeydeydi. (Geçmişte de Amerikan Başkanlarının bu şekilde karşılandığı da ortaya çıktı.)
Aslında bu tartışma, Yeniçerilerin kim olduğu konusunda, okullarda verilen tarih eğitimine rağmen toplum olarak yeterince bilgi sahibi olmadığımızı da bir kez daha ortaya koydu. Yeniçeriler, teknik anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik dönem ordusunun tek ve mutlak vurucu gücü değildi. Daha çok, hükümdara bağlı kapıkulu teşkilatının en önemli unsuru ve dönemin en gelişmiş daimî piyade birliklerinden biri olarak karşımıza çıkarlar.
Tarih boyunca hükümdarlar kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla özel olarak yetiştirilmiş birlikler oluşturmuşlardır. Yeniçerilerin asli görevi de padişahı ve merkezî otoriteyi korumaktı. Varlıkları doğrudan doğruya padişahın şahsı ve devletin merkezî yapısıyla bağlantılıydı. Devşirme sistemi içinden yetişen bu ocağın klasik Osmanlı ordusu içindeki sayısal büyüklüğü de zannedildiği kadar yüksek değildi. Osmanlı’nın fetih dönemindeki askerî başarısında asıl yükü uzun süre tımarlı sipahiler, akıncılar ve diğer yardımcı kuvvetler taşımış; Yeniçeriler ise disiplinleri ve ateşli silahları etkin kullanmaları sayesinde ordunun merkezî gücünü oluşturmuşlardır.
Devşirme sistemi ve Yeniçeri Ocağı, aynı zamanda imparatorluğun kurumsal gücünü temsil eden sembollerden biriydi. Gayrimüslim ailelerin fiziksel ve zihinsel bakımdan yetenekli çocukları belirli kurallar çerçevesinde küçük yaşlarda alınarak uzun ve disiplinli bir eğitim sürecinden geçiriliyor, devlete hizmet edecek şekilde yetiştiriliyorlardı. İçlerinden en başarılı olanlar Enderun Mektebi’ne kabul ediliyor ve zamanla sadrazamlığa kadar uzanan en üst idarî görevlere yükselebiliyorlardı. Bu sistem, modern değerlerle değerlendirildiğinde eleştirilecek yönlere sahip olmakla birlikte, kendi çağında devletin liyakat esaslı insan kaynağı üretme mekanizmalarından biri olarak da değerlendirilebilir.
Devşirme kökenli devlet adamlarının yükselişi özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde belirginleşti. İstanbul’un fethi sırasında Fatih’in son taarruzda Yeniçerileri ön plana çıkarması, bana göre yalnızca askerî bir tercih değil, aynı zamanda otoritesini paylaşmak istemediği eski güç odaklarına verilmiş sembolik bir mesajdı. Fethin ardından merkezî otoriteyi güçlendirmeyi amaçlayan Fatih, Çandarlı Halil Paşa’nın idamıyla birlikte uç beyleri ve eski Türk aristokrasisinin devlet üzerindeki etkisini önemli ölçüde sınırlandırdı. Bundan sonra devşirme kökenli bürokratların devlet yönetimindeki ağırlığı giderek arttı.
Dünya Kupası’nı yakından takip edenlerin dikkatini çekmiştir. Dünya futbolunun zirvesindeki Fransa, İngiltere ve İspanya gibi milli takımların kadrolarına baktığımızda, zihinlerimizdeki klasik millî kimlik tasavvurundan oldukça farklı bir tablo görüyoruz.
Özellikle Fransa Millî Takımı’nda göçmen kökenli oyuncuların ağırlığı dikkat çekici. Zaman zaman şakayla karışık, “Fransa Dünya Kupası’nı kazanırsa Afrika da sevinir.” derim. Elbette bu bir espridir; ancak Fransa’nın farklı kökenlerden gelen insanları ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme kapasitesini de gösterir. İşin ilginç tarafı, bizim takımımız dışında turnuvadaki pek çok milli takımın farklı etnik ve kültürel kökenlerden gelen oyunculardan oluşmasıydı. Turnuvanın en homojen takımlarından biri bizdik.
Geçmişte bizim milli takımımızda da sonradan vatandaşlık kazanarak forma giyen futbolcular vardı. Bugün ise uzun yıllardır ülkemizde yaşayan göçmen ve sığınmacı topluluklardan henüz üst düzey futbolcular ve sporcular yetiştirememiş olmamız, bana göre yalnızca sportif değil, aynı zamanda uzun vadeli entegrasyon politikaları açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
Dünya Kupası’nda hemen her ülke adeta bir renk cümbüşü sergilerken, biz ise hala kendi kendimizle kavga ediyoruz. Yeniçeri Ocağı’nı oluşturan insan kaynağının önemli bir bölümünün imparatorluğun farklı topluluklarından geldiğini hatırlamakta fayda var. Bu insanlar devletin askerî ve idarî kapasitesini güçlendirmek amacıyla sisteme dâhil edilmişlerdi. Büyük devletler, tarih boyunca farklı insan kaynağını ortak bir hedef etrafında birleştirebildikleri ölçüde güç kazanmışlardır.
Bugün Donald Trump, göçmen karşıtlığı üzerinden Amerika’yı Amerika yapan temel dinamiklerle mücadele ediyor. Biz ise Cumhuriyet döneminde Osmanlı’nın dağılmasının bıraktığı tarihsel travmayı bir türlü aşamadığımız için pek çok konuda hâlâ savunmacı reflekslerle hareket ediyoruz. Bunun sonucu olarak da yıllardır bizi meşgul eden ve ayak bağı olan meseleleri geride bırakacak özgüveni ve vizyonu geliştirmekte zorlanıyoruz.
Bugün Türkiye’nin farklılıkları ortak bir ideal etrafında buluşturabilecek bir vizyona ihtiyacı olduğu açıktır. Tarih bize, kalıcı gücün yalnızca askerî kapasiteden değil; insanı, yeteneği ve farklılıkları ortak bir hedef doğrultusunda değerlendirebilme becerisinden doğduğunu göstermektedir.
Kavga ederek değil, birlikte daha müreffeh bir Türkiye’nin paydaşı olabiliriz. Bir zamanlar aynı siyasi ve kültürel havzayı paylaşmış Balkanlar, Doğu Avrupa ve Orta Doğu toplumlarıyla karşılıklı saygıya dayalı, güçlü ilişkiler kurabilecek bir dış siyaset geliştirebiliriz. Unutmamak gerekir ki Balkanlar ve Doğu Avrupa ile tarihî ve kültürel bağlarımız oldukça derindir. Benzer şekilde, Arap coğrafyasıyla da yüzyıllara yayılan ortak bir tarihî tecrübeyi paylaşmaktayız. Bu mirası geçmişe özlem duyarak değil, geleceğe dönük bir iş birliği vizyonunun zemini olarak değerlendirebiliriz.
